-Hahahahaha! Hahahaha!
-… Çok komik değil mi?
-Hahaha! Yake! Yake! Sana fetişin mi var dediğimde yüzünün halini görseydin bana hak verirdin!
-Hahah… Çok komik. Gerçekten onurumla oynamak hoşuna gidiyor değil mi?
-Bu sadece tek seferlik bir eğlenceydi. Bunu kaçıramazdım!
-Sen… Beni buraya eğlendirmek için mi yoksa savaşmak için mi çağırdın?

 

-Her şeyin bir vakti var Yake. Şimdilik rahatına bak, üstünü değiştir. Daha sonra tekrardan konuşuruz.
-Bir dakika… Üstümü nerede değiştiriyorum? Sen nereye gidiyorsun?
-Seni öldürmemesi için birini ikna etmeye.
-…Efendim?
-Ah zaten anlarsın. Yeni kıyafetlerini ormanın içindeki en yüksek ağacın dallarından tekine astım. Eğer buradan hiçbir yöne sapmadan gidersen yarım saat içinde o ağacı fark edersin. İlk görevin ağaca çıkıp zırhını almak. Sonra üstünü değiştirip kulübeye gelmek. Yapabilirsin değil mi?

 

Ağzım açık şekilde dediklerini dinliyordum. Kafamı sallamak haricinde diyebileceğim pek bir şey yoktu.
Rayla ıslak bir şekilde kulübeye girmişti. Bende ne olduğunu anlayamadan üstüne çekildiğim taştan kalkıp Rayla’nın dediği yöne doğru yürümeye başladım. Ağaçların arasından ıslak bir şekilde yürürken içimde garip bir his vardı. Normalde bir orman bu kadar sessiz olmazdı. Aydınlık bir günde, en azından öten kuşlar ya da vızıldayan sinekler olması lazımdı. Ama duyabildiğim tek şey yaprak sesiydi. Onca gariplik arasında sadece buna aklım takılmıştı. Ne uzun bir ağacın üstünden kıyafetlerimi -zar zor- alıp giymem, ne de havanın bir anda kararması beni bu kadar düşündürmemişti.

 

Kıyafetlerimin olduğu ağacı bulmam bir saatten fazla sürmüştü. Üstümdekiler çoktan kurumuş, gökyüzü gün batımını gösteriyordu. Etrafta canlı başka bir şeyin olmaması sinir bozucu bir durumdu. Geriye yapmam gereken tek şey kulübeye geri dönmekti. Buraya nereden geldiğimi hatırladığımdan kaybolma riskim pek yoktu.

 

Giydiğim şey bayağı ilginçti. Üstüme attığım siyah deri ceket hafif duruyordu. Aynı zamanda göğüs, kol ve sırt kısmında küçük plakalar halinde metal parçalar vardı. Bu parçaların zırhın bir parçası olduğunu düşündüğümden çıkarmayı denememiş ve alışmaya çalışmıştım. Pantolon daha normal sayılırdı. Sadece diz kısımlarında oynar başlıklı birkaç siyah metal parça bulunuyordu. İkisi de aşırı derecede hafifti. Sanki hiçbir şey giymiyormuş gibi hissediyordum. Ayağımdaki siyah spor ayakkabı ise tam oturmuştu. Kenarlarında  uzun ve kalın metaller takılıydı. Bileklerimi önce rahatsız etse bile yürüdükten bir süre sonra bunun ayağımın burkulmasını önlemek için olduğunu anlamıştım.

 

Kısaca tepeden tırnağa siyah ve bir o kadar hafiftim. Herhalde Rayla’nın bahsettiği zırh buydu. Takımında benim hızlı ve göze batmayan biri olmamı istiyordu.

Biraz daha oyalandıktan kulübeye doğru gitmeye karar verdim. Hava karanlık olsa dahi doğru yere doğru gittiğimden en ufak bile şüphe duymuyordum. İç güdülerim hiç bu kadar kuvvetli olmamıştı. Duyularım da öyle…

Dönüş yolunda bir süre yürüdükten sonra bir anda kaskatı kesilmiştim. Duyduğum çıtırtı sesi anormal bir sesti ve yaklaşık 3 metre arkamdan gelmişti. Kafamı çevirdiğimde ise kalbim hızlıca çarpmaya başlamıştı. Gördüğüm şey bir insan siluetiydi… Boyu benim boyumdan kısa, vücudu bir erkek vücudu olmak için ise çok inceydi. Karanlıkta yüzünü tam olarak göremiyordum. Ama gözlerinden yansıyan ışık bana kilitlenmiş, bir kere bile kesilmemişti.

Hızlı düşünmem gerekiyordu. Ani bir hareketimde karşımdakinin ne yapacağını kestiremiyordum.  Hızlı koşabileceğime inansamda yetişmesi çok uzun sürmezdi. Zaten önümü bile göremiyordum.  Savaşmaya çalışsam elimde kullanabileceğim tek bir silah bile yoktu. Hem Rayla’nın söylediğine göre hazırlıklar tamamlanana kadar savaşamayacaktım. Konuşmaya çalışsam daha kötü bir tepki verme olasılığı vardı. Karanlık bir ormanda yalnız başına dolanması zaten yeterince garipti.

Çalılıkların arasından çıkıp yavaş adımlarla bana doğru gelmeye başladı. Karanlıkta yüzünü hâlâ seçemiyordum. Tek görebildiğim şey vücudunu sanki kıpırdatmadan bana yaklaştırıyordu. Gözleri kırmızıydı. Ama gözlerine daha ayrıntılı baktığımda başka bir şey keşfetmiştim. Bu kırmızı gündüzleri çıplak gözle bakmaya çalıştığım güneş ile aynı tona sahipti.

Garip… Orada, ayakta teslim olmuş bir şekilde beklerken en ufak bile endişeye kapılmıyordum. Zihnim bir şelale gibi temizdi. Mantıklı düşünebiliyor, biraz sonra yaşanabilecek kötü sonlar aklımın ucundan bile geçmiyordu. Onunla savaşmak istemiyordum. Gözlerine baktığım süre boyunca içimi garip bir his kaplamıştı. Bunu anlatmak biraz zordu. Şehvet? Heyecan? Hastalık?

Aramızda iki metre kala durmuştu. Kesinlikle kafayı yemiş olmalıydım. Savunmasız bir şekilde ayakta dikilmem ölümüm olacaktı.  Kaçmalıydım… Kaçmalı… Kaçmalı… Kesinlikle kaçmalıydım… Yaptığım şey mantıklı değildi. Kesinlikle değil…

Karşımda duran kişi sağ tarafından parlayan bir cisim çıkartmaya başlamıştı. Elini attığı anda ışık yaymaya başlayan bu şey büyük bir kılıcın kabzasıydı. Işık etrafı aydınlatırken saliseler içinde  hedefin ben olduğu fark etmiştim. Metalin metale değmesi ile çıkan kıvılcımda karşımda tanımadığım bir kız kılıcını boğazıma doğrultmuştu.
O kız kılıcı boğazıma doğrultmamıştı. Boğazımı kesmeye çalışmıştı. 

 

Sağ elimin nerede olduğuna baktığımda ise hissettiğim şeyin ne olduğun tam olarak anlayabilmiştim. Refleks ve acı… Boğazıma beş santimetre kala duran devasa kılıcı sağ elimle durdurabilmem mucizevi bir şeydi. Keskin kısmı avcumun içindeydi. Akan kan altın rengindeki plakada aşağıya doğru kayarken kızın yüzünü tam olarak görebiliyordum.

Benden daha küçük olmalıydı. 15-16 yaşında olan bu kız elindeki koca kılıcı tüyden hafifmiş gibi sallayabiliyordu. 2 saniyelik kısa bir şaşırma ifadesinden sonra kaşlarını indirmiş ve gözlerini bütün hışmıyla gözlerime dikmişti. Dudakları şoktan açık kalmış, omzuna kadar gelen siyah saçları bir at kuyruğuyla toplanmıştı. Üstünde Rayla’nınkine benzer bir zırh vardı. Ama zırhı ondan daha ağır ve kuvvetli duruyordu. Kılıcı normal bir kılıç değildi. Bunu hayatında kılıç görmemiş biri bile söyleyebilirdi. Demiri sıcak ve pürüzsüzdü. Aynı zamanda garip bir şekilde parlıyordu. Elimi kopartmadan kılıcı tutabildiğim ve kızı iterek kendimden uzaklaştırdığım için şanslı sayılırdım.

Kendi kendine mırıldanmaya başlamıştı. Çocuksu davranışları biraz önce attığı ciddi bakışla çelişiyordu. Ona bakarken kanayan kısmın üstüne diğer elimle bastırıyordum. Elim sızlıyordu, yanıyor ve karıncalanıyordu. Garip, ama kızgın değildim. Hatta bu saçma karşılaşmayı bitirip onunla konuşmak istiyordum. Dikkatini dağıtmalıydım. Eğer o kılıcı elinden alabilirsem benimle konuşmaya ikna edebilirdim.

-Hey, çakma şövalye!

 

-Ha?

Ayağımla yere vurarak yüzüne toprak gelmesini sağladım. Filmlerde gördüğüm klişe ve iğrenç bir taktikti bu. Ama işe yaramış gibiydi. Afallayan kız yüzünü temizlemeye çalışırken üstüne atladım. Ellerini hareket ettirmesini engellerken geriye doğru düşmüştük. Kılıç elinden fırlamış ve metrelerce uzağımızda toprağa saplanmıştı.

 

Böyle bir şey yaptığım için tam bir pislik gibi hissediyordum. Ve oynadığım kumar aslında çok tehlikeliydi. Çocuksu davranışları onun güçsüz olduğu anlamına gelmeyebilirdi. Beni bir tekmeyle savurduktan sonra kolayca başımı kesebilirdi.

 

Ama bu kumarı ben kazanmıştım.