Ağzımı tekrar açamadan üzerime gelen bir şey görmüştüm. Heyilin kılıçlarından tekini tekrar fırlatmıştı. Hiç düşünmeden kenara doğru atılmış, Crystal’ın kılıcını da sürüyerek çekmiştim.

-Konuşmaktan sıkıldım. Bakalim elindekiyle neler yapabiliyorsun.

Kılıcı kendine doğru çekerken, diğerini de dev ekrana fırlatmıştı. Saplanan kılıcı doğru hızla yükselirken bana fırlattığı kılıcı çoktan kemerine sokmuştu.

Savaşın başında yaptığı hamleyi yapıyordu. Havadayken hızlanıp saldırarak üzerime düşecekti.

Crystal bunu yetenek kullanmadan bloklayabilmişti. Benim aynısını yapmam mümkün değildi. Bu ağır aleti onun kadar uzun süre havada tutamıyordum. Sadece,yerimde sabit duruyorken iki elimle kaldırıp rakibe doğru sallayacak kapasiteye sahiptim. Diğer türlü hareket ederken kılıcı hep sürüyerek taşımam gerekecekti.

Elimde iki silah vardı, bilekliğim ve Crystal’ın kılıcı Heyilin’in kısa kılıçlarını bloklayabilirlerdi. Ama ondan çok daha yavaş hareket ve saldırı hızına sahiptim.

Bu yüzden, yapabileceğim tek şey karşı saldırıydı. Bana saldırdığı anda bloklayıp isabet edecek bir saldırı yapmalıydım.

Öncesinde yaptığı gibi, kısa kılıcı kenarıma saplatmış ve ondan da hız alarak süratle üstüme düşmeye başlamıştı. Crystal’ın kılıcını iki elimle tutup karşılık vermek için hazırlanmıştım.

Bana vuracağı anda, kılıcı tüm gücümle kaldırıp ilk saldırısını karşılayacaktım. O anda kılıcı bırakıp bilekliğimle yüzüne bir darbe indirebilirsem savaşa bir adım önde başlayabilirdim.

Sadece tek bir şansım vardı. Kılıcı havada tutmam çok zor olduğundan tam vaktinde benim ve Heyilin’in arasında durmalıydı. Tam vakti olduğunu düşündüğüm anda bağırarak kaldırmış ve Heyilin’in yönüne doğru sallamıştım.

Heyilin, kısa kılıçlarını üzerime indirdiğinde karşısında yanan ateş devini bulmuştu. Oluşan çarpışma kuvvetini üstümde hissetmeden önce kılıcı bırakmış ve ani bir adımla sola çekilip bilekliğimi hareket eden yüzüne savurmuştum.

Yumruklarımdan ziyade, sert bir cismi isabet ettirebilirsem daha çok işe yarayacağını düşünüyordum.

Planım kağıt üzerinde iyi sayılırdı. Ama, hesaba katmadığım başka bir şey vardı.

Nasıl vurursam vurayım, fark etmeyeceğini anlayamamıştım.

Heyilin ayakları yere bastığı anda insan üstü bir hızla yerden kopardığı kılıcıyla bilekliğimi bloklamıştı. Bloklaması yetmezmiş gibi, boştaki eliyle kolumu sıyıran bir karşı saldırı yapmıştı.

Çok geç olmadan geri kaçmış ve bilekliğimi sağdan tekrar yüzüne sallamıştım. Ani bir eğilme ile bileklikten kaçmış ve arkasını dönmüştü. Hızlı bir şekilde diz çökmüş ve elleriyle yere basmıştı.

Atacağı ters tekmeyi fark ettiğimde yapabildiğim tek şey karnım yerine ellerime gelmesini sağlamak olmuştu. Vuruşun etkisiyle birkaç metre geriye düştüğümde nefes bile alamadan soluma yuvarlanmıştım. Çünkü tekmenin üzerine beklemeden bir saldırı yapacağına emindim.

Ki öyle de olmuştu. Heyilin’in düştüğüm yere sapladığı kılıçları tekrar çıkarıyordu. Bu birkaç saniyelik arada ayağa kalkabilmiş, ikinci bir saldırı dalgasına hazırlanmıştım.

O, saldırırken şaka yapmıyordu. Kana bulanmış kırmızı saçları yaptığı her harekette dalgalanıyor, isabet ettiremediği her saldırıda ise gözleri daha bir heyecanlı parlıyordu.

Saldırmayı bıraktım,  Şu an tek yapabildiğim şey hayatta kalmaya çalışmaktı. Bir an bile boş olmadığımdan Crystal’ın kılıcına da ulaşamıyordum. Zaten ulaşsam bile onun gibi biri için bu koca kılıç çok yavaş kalırdı.  Heyilin beni bir kukla gibi yönetiyordu. İstediği yöne gitmemi sağlıyor, hatta bazen darbelerini engelleyebilmem için yavaş bile davranıyordu. Onun için büyük bir eğlence olmalıydım. Hemencecik bitirmek istemediği, sıkılana kadar oynamak istediği bir oyuncak gibiydim.

Daha önce savaştığım kimse gibi değildi. Hızlı, güçlü ve manyaktı. Dakikalarca savaşmamıza rağmen benden fazlasıyla üstün olduğunu iliklerime kadar hissediyordum.

Kolumda yeni oluşan kesiği Kristalin Çağrısıyla iyileştirirken ne yapmaya çalıştığını tam olarak yeni fark etmiştim. Gülerken, yüzündeki bazı kaslar istemsizce oynuyordu. Sanki tiki varmış gibi, sol gözü arasıra kapanıyordu. Bu kızda, en az Odisa kadar akıl hastası olmalıydı.

Ve de beni hem psikolojik hem de fiziksel olarak çökertmeye çalışıyordu.

Sadece beni de değil, Crystal’a yaptığı… Rayla’ya yaptıkları…

O lanet olası kapan yüzünden onlara yaptığını görememiştim bile…

Yine de, ne yapmış olabileceğini tahmin etmek zor değildi.

Cezalandırılması gerekiyordu… En iyi cezalandırma yöntemi ise

Ona istediğini vermekti…


İyileştirmeyi bitirdiğim anda beklemeyeceği bir şey yapıyordum. Bütün gardımı indirip arkamı dönüp kaçmaya başlamıştım. Mümkün olduğunca aramızdaki farkı açmaya çalışıyor, bir yandan da az sonrra neler yapacağımı aklımda kurguluyordum.

Koşarken yalpalıyordum, nefes alıp veriş sıklığımı arttırmış, arkama sürekli bakmaya başlamıştım. Kısaca, yaralı bir av gibi davranıyordum.

Gardımı indirdiğimden yanıma hızlıca gelebileceğinin ve işimi bitirebileceğinin farkındaydım. Ama istediğim bu değildi.

İsteğim şey kısa kılıcını fırlatmasıydı.

Yaklaşık 15 saniye boyunca koşmama izin vermişti. Sessizce Kristalin tınısını kullanıp aldığım hasarı biraz daha azalttığımda, Heyilin’in sesini duymuştum.

-Nereye kaçıyorsun?

Kafamı hedef alarak kılıçlarından tekini fırlatmıştı. Bundan kaçmaya çalışmak yerine şimdi sergileyeceğim performansı aklımdan geçiriyordum.

-Lütfen… Yeter artık! Savaşmak istemiyorum!

Bağırırken sağ elimi kafamın önüne götürmüştüm.

Amacım saldırısını bloklamak, ya da savuşturmak değildi.

Sadece doğru yere isabet etmesini sağlamaktı.

-AhHHHH!!!!

Yüzüme damlayan kanı silmeden gözlerimi açmıştım. Elim Crystal’ın kılıcını tuttuğum zamanki gibi yanıyordu.

Kılıç elimi delerken bu kadar acıyacağını tahmin etmemiştim. Bağırmamı performans olarak yapmayı düşünüyordum, ama gerek kalmamıştı. Hissettiğim acı doğal olarak yüzüme yansıyordu.

Şu an, elimi delip geçen bir hançer vardı. İsabet ettiği gibi hançere dönüşmüş kısa kılıcı tek elle çıkarmam mümkün değildi.

Belki Kristalin Çağrısı işime yarardı, daha önce mermileri çıkarmakta kullanırken işe yaramıştı. Ama şu an kullanıp planı riske atmak istemiyordum. Heyilin yanıma gelene kadar, acıya biraz daha katlanmam gerekecekti.

Elimi hançerden “kurtarmaya” çalışıyordum. Zinciri kendime doğru çekerek Heyilin’in dengesini bozmayı deniyor, güçsüz şekilde kaçmaya çalışıyordum.

Heyilin hançeri kendine doğru çekmiyordu. Hatta, boşta olan diğer kılıcını da fırlatmıştı.

Yüzüme gelen kılıca refleks olarak elimi tekrar kaldırmaya çalışmıştım. Ama Heyilin zincirden tutarak el hareketimi engellemişti. Bu yüzden ani bir hareketle sol elimi kaldırmış, ve az önce yaşananların aynısına neden olmuştum.

İki elimin içinde de hançerler vardı. Acıdan dolayı yere düşmüştüm. Dişlerim birbirine kenetlenmişti. Yine de Heyilin gelene kadar bu şekilde dayanmak zorundaydım. Ne olursa olsun yeteneklerimi kullanamazdım.

Ama beklediğimin aksine, o gelmemişti. Tam tersine, zincirleri kendine doğru çekerek beni hareket ettiriyordu.

Yerde sürünerek ona gidiyordum. Ellerim ekranda kıpkırmızı gözüktüğünden bir süre kullanamayacaktım.

Planım hala işler durumdaydı. O bana gelmese de benim ona gitmem işe yarardı. Sadece çok yakınında olmam gerekiyordu.

Tek bir şansım vardı. Bunu kullanmak için tam vaktinde saldırmak zorundaydım. Eğer bunda da başarısız olursam bana saatlerce işkence ederdi.

Yerde sürünürken geçen on saniyede kendimi biraz olsun rahatlatmaya çalıştım. Düşüncelerin hepsini aklımdan silip, sadece Heyilin’e odaklanacaktım.

Deli olabilirdi, ama asla savunmasız değildi. Ben bu haldeyken bile kendine çekerken gardını indirmesini beklemiyordum.

Süründükçe kıyafetlerim daha çok yırtılıyordu. Bacaklarımda yaralar oluşmuş, koyu yeşil renkleri açık sarıya dönmüştü.

Umarım gerektiği zamanda beni yarı yolda bırakmazlardı. Çünkü planladığım şey Heyilin’i güç kullanarak değil, hız kullanarak alaşağı etmekti.

Sırtındaki disk ile zincirleri kendine çektiğinden onun dengesini zincirleri çekerek bozamazdım. İki kılıcı olduğundan da saldırılarınıo bloklamak haricinde de bir şey yapamıyordum.

Planımın gerçekleşmesi için güvendiğim tek şey, amacına ulaştığını düşünmesiydi. Sadece ve sadece  aklımı yitirdiğimi düşünürse bir şansım olabilirdi.

Dibine kadar geldiğimde titremeye başlamıştım. Bunu bilerek yapmıyordum. Belki acıdan, belki stresten…

Heyilin’in gfözlerine bakarken titriyordum.

Yaşadığım bu iki savaşta yeterince kan görmüştüm. Kendi kanımı, düşmanlarımın kanını, dostlarımın kanını…

Hepsi aynı renkteydi.

Şimdi, ona bakarken fark etmiştim bunu.

Gözleri, kan kırmızısıydı.

Sadece o da değil, saçları, kaşları bile kırmızıydı kızın.

Belki buna titriyordum. Belki gözleri beni delip geçtiğinden bana yapabileceklerinden korkuyordum.

Ama, içimteki ses bunun doğru olmadığını biliyordu.

Titreme sebebim, yeni hatırladığım bir şeyden dolayıydı.

Rayla’nın beni aynaya çıkardığı günü hatırlamıştım.

Bana, “bu dünyada göz rengi, kişinin karakterini yansıtır” demişti.

Tabi, o gün aynada kendime bakarken gözlerimdeki kırmızının bir ismi olduğunu bilmiyordum.

İlginçtir ki, sadece yakından baktığımda anlayabilmiştim bunu..

Gözleri, kan kırmızısı olan tek kişi Heyilin değildi…