Crystal’la ilk kez “tanıştığımızda”, bu kılıç tarafından öldürüleceğimi düşünmüştüm.

Dibimde bir anda parlamaya başlaması, karanlığın içinde sapsarı çıkardığı ışık o kadar güzeldi ki bir kere bile olsa tutmak, ona dokunmak istemiştim.

Tabii, bende bu kadar büyük bir etki bırakmasını az kalsın kafamı bedenimden ayırmasına da bağlayabilirdik. Yine de, o zaman bir şekilde engellemeyi başarmıştım da..

Elimi daha fazla düşünmeden kılıca uzattım. Toprağa eğik olarak saplanmış metal devi kavurucu güneşin altında göz kamaştırıcı şekilde parlıyordu.

Eğer bir şeyler başaracaksam, şu andan itibaren başlamalıydım.

İlk dokunduğumda, refleks olarak parmağımı geri çekmek zorunda kalmıştım. Öyle sıcaktı ki parmağım elektrik çarpmışa dönmüştü. İşaret parmağımın ucu yanmış, kılıçtan ise  dumanlar çıkmaya başlamıştı.

Eğer sadece kulpu böyle yanıyorsa, kim bilir metal kısmı nasıl bir sıcaklıktaydı…

Eğer Crystal bir kez bile  vurmayı başarabilseydi, bu kılıç onlara ne yapardı?

Şu an bunu öğrenmek için çok geçti.

O, Crystal, çoktan ölmüştü.

Beni kurtarmaya çalışırken,

Benim yüzümden…

Sanki kendini feda ettikten sonra onu kurtarabilecekmişim gibi…

Sanki o kadar güçlüymüşüm gibi…

Daha fazlasına ihtiyacım vardı.

Onları korumak,

Zafere taşımak için,

Daha fazla çabalamam gerekiyordu.

Onların yaptığı fedakarlıkların yanında, parmağımın yanması önemli değildi.

Cesaretimi toplayıp, bu sefer kulpu iki elimle sımsıkı tutmuştum.

Ani bir hareketle kılıcı topraktan çıkardığımda, ellerim kızgın yağa batırmışım gibi yanıyordu.

– Ahhh!!!!! Ahhhhhh!!!!

İstemsizce bağırırken gözlerimi acıdan kapamak zorunda kalmıştım. Ellerim kırmızıya dönmüştü. Avucum yanmaktan kararmış, kollarım ise ağırlığın etkisiyle titremeye başlamıştı.

Daha önce hissettiğim acının hiçbiri bu kadar şiddetli değildi. Sanki, yüzlerce iğne aynı anda ellerime batıyordu. Ne kadar sıkarsam o kadar derine giriyor, parmaklarımı milim oynatmama izin vermiyorlardı.

Yine de dayanmak zorundaydım.

Gözlerimi zar zor açıp yürümeye başladığımda, yanağımdan yaşlar akıyordu. Silahı tam olarak kaldırmaya çalıştığımda canım o kadar yanıyordu ki her şeyi bırakıp uyanmak istiyordum.

Dayan, dayan dayan!!!

Bırakmak istiyordum! Bırakıp teslim olmak, bir daha bu silahı elime almamak istiyordum!

-Ahhhh! Ahhhhhhh!!!

Bacaklarım titredikçe dengemi yitirmeye başlamıştım. Dizlerimin üstüne çöktüğümde ellerimin arasında hala bir ateş topu tutuyordum.

Bilincimi tekrar kaybediyordum. Acının etkisi bütün vücudumu ele geçirirken artık bir şey düşünemez olmuştum.

Ve, tam o anda, bilekliğim titremeye başlamıştı.

Normalde yakınımda yaralı biri yokken parlamayan lanet alet yeşil ışıklarını tekrar yakıyordu.

Neden titrediğini anlamıyordum. Yine de içimdeki bağırma isteği, yeteneklerimin adını haykırmamla gerçekleşmişti.

-Kristalin Tınısı! Kristalin Çağrısı!

Bütün vücudumu kaplayan yeşil ışık, kollarımın titremesini geçirmişti.

Ellerimi kaplayan yeşil alan ise, acıyı çekilebilir bir seviyeye indirmişti.

Başımın ağrısı azalmıştı. Kalbim sakinleşmiş, ayaklarımın eski kuvveti geri gelmişti.

Demek ki, Rayla ve Crystal onları iyileştirdiğimde böyle hissediyordu.

Belki de, o kadar da güçsüz değildim.

Belki sadece zaman gerekiyordu.

Sonuçta, şu anda yeteneklerimi kendi üstümde de kullanabiliyordum.

*********************************************************************

Kristalin Çağrısı bittiğinde etrafımı daha netti.

Savaşın ortasında olmamla beraber, nedense kimse kılıcı almaya çalışırken bana saldırmamışlardı.

Ah, anladım.

Heyilin’in gözlerine baktığımda, savaşın başından beri görmediğim bir şekilde bakıyordu.

Yüzündeki, korku ya da sinir değildi.

Sadece şaşkınlıktı…

Kılıcı ona doğrultuyordum. Zar zor kaldırabildiğim aleti, bütün hıncımla ona doğrultuyordum.

-Ooo.

Heyilin kafasını yana eğmişti. Gözlerini sonuna kadar açmış, uzaktan beni inceliyordu.

-İlginç… Hem de çok ilginç…

Onu izlerken ne yapacağıma karar veremez olmuştum. Doğrudan üstüne gitmek, bütün hıncımı çıkarmak istiyordum ama mantığım bunun çok kötü bir karar olduğunu söylüyordu. Ki zaten elimde kılıçla yanına kadar yürüyebileceğimden bile emin değildim.

Özellikle de şu an uzaylı görmüş gibi davranması ortada başka bir şeylerin döndüğüne işaretti. Bir şeye şaşırmış gibiydi.

-Balard! Yerden Beta’nın tabancasını al.

Uzaktan bağırdığı çocuk bir saniye bile düşünmeden yerdeki tabancaya elini atmıştı. Tabancayı tuttuktan sonra, tekrar doğrulurken kaskatı kesilmişti. İki eliyle tabancayı tutuyor ve durmaksızın titriyordu. Saçları diken diken olmuş, ağzından salyalar akmaya başlamıştı.
Üstündeki siyah üniforma, alevler içindeydi. Bir süre boyunca, elindeki silahi bırakıp yere düşene kadar durmaksızın bağırmıştı. Düştükten sonra bir daha kıpırdamamıştı.

Bu sahneyi izlerken, çıldırmak üzereydim. Balard’ın eline aldığı silah, hemen yanında yatan Rayla’nın tabancasıydı. Balard’a o kadar konsantre olmuştum ki korumaya yemin ettiğim takım arkadaşımın kanda yüzen cesedini görmeme rağmen idrak edememiştim. Anlayamadığım milyonlarca şey arasında, 2 düşmanımla beraber takım arkadaşlarının acı çekmesini uzaktan izlemekle yetinmiştim.

-Rayla…

-Çok, hem de çok ilginç…

Heyilin, kılıcını tekrar halat gibi kullanmış ve Balard’ın yanına gelmişti. Ölü bedenini ayağıyla kenara kaydırıp yüzünü kendisine çevirmişti.

-Soraz başkasının silahını kullanmayı deneyince paralize olunacağını söylemişti. Paralizeden kastının canlı canlı yakmak olduğunu tahmin etmeliydim…

Kendi kendine konuşuyordu. Bir eli çenesinde, ciddi ciddi düşünüyordu.

Şu an ne diyeceğimi bilmiyordum. Ne yapacağımdan emin bile değildim. Sinirim, nefretim, merakım tarafından kitlenmişti. Rayla’nın ölümü, Crystal’ın ölümü Heyilin denen kızda hiçbir iz bırakmamış gibiydi. Kendi takım arkadaşını bile saçma bir deney için öldürmüştü.

?… Bu kız ne kadar güçlü olabilirdi?

Ben bunları düşünürken  tekrar bana bakıyordu.

-Sen… Sen kimsin?!

Şimdi de benim mi kim olduğumu soruyordu? Ama neden? sırf Crystal’ın kılıcını elime alabildiğim için mi?

Aklımda milyonlarca soru vardı. Ama nedense, bir soru diğerlerinden daha da baskındı.

-… Asıl sen kimsin?! Rayla’ya neden Beta diyorsun?!

İlk dediği andan beri aklıma takılan bir şeydi bu. Onu nereden tanıdığı, neden farklı bir isimle hitap ettiği… Savaşın her anında aklımın bir köşesinde takılı kalmıştı.

Rayla’mı? Size adının o olduğunu mu söyledi?

-…Ne?

Gözlerini koskocaman açmıştı. İçine doğrudan bakamadığım simsiyah gözlerini kenara yatırmıştı.

-Ah, tabi ya. Gerçek adı Rayla’ydı… Değil mi?

Anlamışçasına salladığı kafası, yanlış bir şey yaptığımın hissini veriyordu. Yine de artık geri dönmek için çok geçti.

-Kimsin sen?! Rayla’yla ne alakan var?!

-Verdiğin bilginin karşılığını vermem gerek değil mi? Ben Heyilin. Senin Rayla diye hitap ettiğin kızın can yoldaşıyım. Geçen seneki turnuvanın kazananı ve birazdan seni öldürecek kişiyim.

Ne demek istiyordu?

Can yoldaşı dediği kesinlikle can düşmanı olduğuydu. Rayla ona korku ve nefretle bakarken arkadaş olmaları imkansızdı. Rakip olduklarını ve Rayla’nın yerdeki cansız bedenini söylemiyordum bile.

Diğer taraftan…

Geçen seneki turnuva, demişti??

Bu.. Rayla’nın söylemediği başka bir bilgiydi bu…

Aslında, o kadar şaşırmamam gerekirdi. Sonuçta Rayla biz gelmeden önce de başkalarıyla tanışıyordu.

Eğer Heyilin doğru söylüyorsa, birbirlerini tanıdıklarına göre Rayla’da daha önceden katılmış olmalıydı.

Ve Heyilin kazandıysa…

Rayla kaybetmişti…

Belki de beraber kazanmışlardı, ama aralarında başka bir şey olmuştu.

Bundan tam olarak emin olamıyordum.

Ve anlamadığım bir şey daha vardı.

Madem kazanınca dilediğin şeyi gerçekleştirebiliyordun—

—O zaman Heyilin neden tekrar savaşıyordu??