-Tekrar arkamdan bıçaklamana izin vermeyeceğim Lascen!

Rayla, kan kusarcasına mermileri Lascen diye bağırdığı, yerden kalkmaya çalışan maskeli kıza gönderiyordu. Uzakta olduğundan mermilerin çoğu ona ulaşmıyordu bile, ama bu Rayla’nın umrumda değil gibiydi. Az önce fırlattığı bomba sadece küçük ölçüde patlama yaratmış, ama Lascen’e isabet etmişti. Havaya savrulup metrelerce uzağa düşen kız ise hiçbir şey demeden kılıcından destek alarak tekrar doğruluyordu.

Diğer tarafta ise, başka bir bağırma duymuştum.

-Kristal’in Pençesi!

Bağıran kişi Balard’tı ve işaret parmağı beni gösteriyordu.

Ne yaptığını anlamaya çalışıyordum. Üzerime gelen bir şey yoktu. Yetenek isminin benimkine benzemesi haricinde kıyafetlerinden ya da kulağındaki aletin ne yaptığını kestiremiyordum.

Kristal dediğine göre oda gelecekten gelen bir silaha sahip olmalıydı, aynı geçen maçtaki Odesa’nın kolyesi ve benim bilekliğim gibi kristalden güç alıyor olmalıydı.

İçimde kötü bir his vardı. “Pençe” dediğine göre…

Aceleyle etrafıma bakıyordum. Beni çevreleyen mavi bir çember oluşumunu tamamlamak üzereydi.

Çemberin ne yapacağından emin değildim, ama iyi bir şey olmadığı kesindi. Bir an önce bu alandan çıkmam gerekiyordu.

Vücudumu öne itip bütün gücümle Rayla’ya doğru atılmıştım.

Ama elimi uzattığımda, olması gereken boşluğun yerine bir şey beni engellemişti.

Arkamı döndüm.

Saniyeler içinde etrafımı kaplayan bir “şeyin” içindeydim.


Bu karanlık yerde, ne bir şey duyabiliyor, ne de görebiliyordum. Sadece bilekliğimden çıkan yeşil ışık alanı aydınlatıyordu.

Burası 3 metrekareden büyük değildi. İçerideki tek kişi bendim.

Bu demek oluyordu ki dışarıda savaş hala devam ediyordu.

Takımıma yardım etmeliydim!

-Buradan çıkmam gerek!

Mavi alanı yumrukluyordum. Vurduğum bölgede bir dalgalanma oluyor sonrasında eski haline geri dönüyordu.

Panik içindeydim. Sürekli tekmeliyor, yumrukluyordum.

-Çıkmam lazım! Çıkmam lazım!

Tek duyduğum ses kendi sesimdi. Delicesine etrafa bakıyor, ama bir çıkış yolu göremiyordum.

Attığım yumruklar boşaydı. Bırak bu yerden çıkmayı, bir etki bile bırakamıyordum!

Birden çok şey denemiştim. Aynı yere defalarca vurmayı, dipteki toprağı kazmayı, bilekliğimle ittirmeyi…

Hiçbiri işe yaramıyordu. Ellerim kanamış, sarı renge dönmüşlerdi.

Sinirimden burnumdan soluyor vururken kendi kendime bağırmaya devam ediyordum.

Dakikalar geçmişti. Hala bu aptal yerde tıkalı şekilde kalmıştım.

Çıldırmak üzereydim. Dışarıda şu an her şey olabilirdi. Belki Rayla tekrar kafayı yemişti. Belki Crystal’ın ayakta kalacak gücü kalmamıştı. Aklıma iyi bir şey getiremiyordum. Üçe iki savaşıyorlardı bir de!

Her şeye sinirliydim, ama en çok kendime sinirliydim.

Aciz olduğum için…

Şu aptal alanı yıkacak gücüm olmadığı için…

Sadece iyileştirme sağlayan tek başına işlevsiz bir can iksiri olduğum için…

Saçlarımı yolarken, sinirimden ağlamaya başlamıştım.


Pes edip oturduğumda, ne kadar vaktin geçtiğini bilmiyordum.

Ellerim kullanılamaz haldeydi. Maçın başından beri kafama saplanan ağrı yetmezmiş gibi ellerim de acıyordu.

Dakikalar geçmeye devam etmişti. Bir köşede oturmuş, başımı ellerimin arasına alıp ağrıyı geçirmeye çalışmaya devam ediyordum.

Şu an savaş bitmiş bile olabilirdi.

Bütün bunları düşünürken, her şey bir anda gerçekleşmişti.

Alan kristallere ayrılmış, ışık, sıcak hava, ve tezahürat sesleri aynı anda gelmişti.

Hemen ayağa kalkmıştım. Işık gözümü alırken ellerimi siper etmiş, arenaya bakıyordum.

Gördüklerim… Gerçek olmamalıydı…

Sağ tarafımda, bir kılıç saplıydı.

Yanında durdukça bile yakan, bir ateş topundan farkı olmayan kocaman, altın bir kılıç…

Bu kılıcın kime ait olduğunu çok iyi biliyordum. Ve sabihi ise…

Benden metrelerce uzaktaydı. Yüzü, zırhı, her tarafı kesiklerle kaplıydı. Siyah saçları kan yüzünden birbirine yapışmıştı.

Gözlerimi sonuna kadar açmıştım. Olayları idrak etmeye çalışıyorken ona bakıyordum.

Yüzüstü yerde yatarken, kollarından destek almaya çalışarak bana bakıyordu.

Gözlerimin içine bakıyordu.

Bakarken de, yüzünde bir gülümseme vardı.

Daha önce bir kere bile görmediğim bir gülümsemeydi bu.

Acı çekiyordu, ama istediğini elde etmiş gibiydi.

Tatmin olmuşluğun bakışıydı bu.

Ve de…

sırtına giren iki kısa kılıçla sona ermişti.

Kolları dayanamamış, yüzü yere çarparak düşmüştü.

İfadesiz şekilde toprağa bakıyordu. Sırtından akan kan asfalta dokunan yüzüne kadar gelmişti.

Şimdi ise, olduğu yerde sadece havaya uçan beyaz kristaller kalmıştı.

 

O…

Kılıcını bana fırlatmıştı…

Durdurulamaz’ı, alanı kırmak için yollamıştı…

Crystal…

Neden?!!!!!

Kendini savunmasız bırakacağını bile bile…

Neden beni kurtarmıştın?!

Anlamıyordum!!

Ne seni! Ne de Rayla’yı anlayamıyordum!

Verdiğiniz kararları…

Yapmaya çalıştığınız şeyleri…

Anlamıyorum!!


Crystal, ölmüştü.

Hem de ruh hastası gibi gülen, kırmızı saçlı bir kız yüzünden…

Sağıma tekrar bakıyordum. Beni kurtarmak için attığı kılıç, hala asfalta saplı halde ayakta duruyordu.

Benim, kendi gücüm yoktu.

Kolumda aptal bir bileklik…

Üzerimde, komik bir gömlek…

Rayla’nın kılıcı olmaya söz vermişken…

Kalkanı olmaya söz vermişken…

Sadece fazladan sorun yaratan  bir izleyici olmuştum.

Aklımdan milyonlarca şey geçiyorken, şu an ne hissettiğim önemli değildi.

Kılıca doğru yürüyordum.

Bu aptal savaşta, ne için çabaladığımı tamamıyla unutmuşken–

–şu an istediğim tek şey, bu koca metal devini Heyilin’in kafasına geçirmekti!