Sessizce oturduktan sonra bir süre muhabbet etmiştik. Kafamızın dağılması için gerekliydi bu.  Aklımda yaşanan son olay vardı. Neden Rayla’yı görünce çığlık attığını ve bayıldığıyla ilgili endişeleniyordum.

-Karin, bugün ben gelmeden önce sınıfta ne oldu?

Konuya direkt girdiğimden biraz afallamış gözüküyordu. Birkaç saniyeliğine sorumu cevaplamadan öylece durmuştu.

-O kızın adı Rayla mı?

-E..Evet?

Sorumu soruyla karşılamıştı. Yatakta bedenimi ona doğru döndürmüş, ellerimi bacaklarımın üstüne koymuştum.

Yüzünde garip bir ifade vardı. Doğruca duvara bakıyor, saçlarıyla oynuyordu. Konuyu değiştirmesinden korkarak sorumu devam ettirdim.

-Onu tanıyor musun?

-Hayır… Aslında … evet. Yani tanıyor gibiyim ama adını hatırlamıyorum. Daha önce karşılaştığıma eminim… Eminim de… Nerede, ne zaman gördüğümü bile bilmiyorum.

Neden çığlık attığımı sorarsan… Bilmiyorum. Sadece, onu gördüğüm anda sanki o an beni öldürecekmiş gibi hissettim. Bakışları ya da davranışları öyle değildi. Ama… saçma davrandım işte.  Oradan bir an önce kaçmak, canımı kurtarmak istedim. Ani şekilde hareket edince de…

-Kaçamadan bayıldın… Öyle mi?

-…

-Özür dilerim, üzerine gelmek istemiyorum. Sadece bu durum çok saçma geldi. O çok da korkutucu biri değildir. Yani… sayılır ama en azından senin gibi birini öldürebileceğini zannetmiyorum.

Cümleyi bitirdiğim anda kaşlarını sorgularcasına kaldırmıştı.

-Oh? Yeni kızı hemen tanımışsın bakıyorum.

Hım… İşte şimdi yandım ben…

Öyle bir yandım ki…

Rayla karnımı kurşun yağmuruna tutsa kurtuluşum daha kolay olurdu.

Yake sakin ol. Sakin… Sakin… Sakın yanlış bir cümle söyleme, sakın!

 

-Ha? Yok yok yok! İmkansız! Alakam olmaz!

Görev başarısız oldu! Tekrar ediyorum görev başarısız oldu!

-Hem de panikliyorsun?

-Aa yok canım, yok. Sana öyle geliyordur.

-Yake? Yalan söylediğinde parmaklarını durmadan oynattığını biliyorsun değil mi?

“Bunu Laren aptalı söyledi değil mi?” diye sormamak için kendi ağzımı kapatmam gerekmişti. Konuşmada gitgide dibe battığımı göze önüne alırsak bu işten tek çıkışım küçük bir yalan olacaktı.

-Off.. Tamam tamam. Evet tanıyorum, ama gerçekten de aramızda bir şey yok, olamaz da… İlk geldiğinde okul hakkında muhabbet etmiştik o kadar.

-Hımmm. Peki madem, öyle olsun.

Ucuz atlatmıştım. Terden sırılsıklam olmadan önce ayağa kalktım ve sırtımı gerdim. Karin’i rahatsız etmemek için yatakta milim kıpırdayamadığımdan yorulmuştum da…

-Yake, hastalığımı senden başka kimler biliyor?

-Ben, Rayla ve doktor.

-O kız da mı biliyor?

-Evet. Seni revire getirirken bana yardım etti. Doktorla konuşurken de duymuş oldu. Başka birine söyleyeceğini düşünmüyorum, yine de onunla konuşmak isteyebilirsin.

-Olur. Önce şu yataktan çıkıyım, kapıda bekle beni.


Sonraki birkaç gün Karin kendine gelmişti. Sınıfta eskiden olduğu gibi davranıyor, sanki kocaman bir sevgi meleğiymiş gibi mutluluğunu diğerleriyle paylaşıyordu. Bayıldığı günkü yaşanan olaylarla ilgili kimse sesini çıkarmıyordu. Yanlış dedikodular yayılmasın diye durumu Talsen’e yarım yamalak anlatmıştım. Karin’in Rayla’yı birine benzettiğini ve daha tam iyileşmediğinden panik olup bayıldığını söylemiştim.

Teknik olarak yalan da sayılmazdı. Sadece hastalığının ölümcül olduğundan bahsetmiyordum .

Hastalığını gizlememi  Karin istemişti. Yatağa tekrar düşene kadar okulda bizimle eskisi gibi vakit geçirmek istediğinden, diğerlerinin ona acıyan gözlerle bakmalarını istemiyordu.

Bu konuyu konuşurken bir an onu tekrar yatağa bağlı halde hayal edince gözlerine bakamamıştım. Ama o ise çenemden tutarak ona bakmamı sağlamıştı. Ciddi bir ifadeyle gözlerini  tekrar dikmişti.

-Hey! Bana söz verdin! Ne olursa olsun üzülmeyecektin! Eğer şimdiden gözlerini kaçırmaya başlarsan bunu yürütemeyiz. Hem, artık eskisinden daha farklıyız değil mi? Sevgiliyiz. Unutma sakın. 

Bu cümleyi söylediğinde elim ayağıma dolanmadan zor durmuştum. Dediği gibi, beni pes ettiremeyeceğini anlayınca duygularını kabullenmişti. Bu yüzden bu durumu isteyipte üzülen kişi ben olmamalıydım. Karin bunu anlamamı istemişti.


Aradan geçen birkaç günde çok da önemli şeyler olmamıştı. Bir tek sevgili olduğumuzu daha kimseye söylemememize rağmen Laren ortalarda bir şeyler döndüğünü anlamıştı.

Tenefüste kolumdan sürükleyip inzivaya çektikten sonra soru yağmuruna tutmuş ve ağzımdaki baklayı dökmemi sağlamıştı.

Savını doğruladığımda da , yüzünde küçük bir sırıtmayla “Aferin aferin.” diyip sırtımdan pohpohlayarak sınıfa geri sokmuştu.

Karin’in çenemi tutamadığımı bilmesini istemediğimden Laren’i sıkı sıkı tembihlemiştim. Pek işe yarayacağını düşünmesem de…

Alterion’da ise günlük antrenmanlarımıza devam ediyorduk. İlk maçın etkisini üzerimizden tamamen atmış ve yeni taktikler geliştirmeye başlamıştık.

Öncelikle geliştirdiğimiz ilk şey savaşta bulunduğumuz pozisyonlar olmuştu. Artık takımı bölerek birebir yapmak söz konusu değildi. Önde Crystal, hemen arkasında 5-10 metre mesafe aralığında Rayla duracaktı. Ben ise onlardan daha geride, arkadan gelebilecek herhangi bir tehlikeyi önleyecektim. Aynı zamanda da gerektiği zaman onları iyileştirecektim.

Bu taktik mantıklı olsada içime sinmemişti. Neredeyse bütün hasarı Crystal üstlenecekti. Evet, ilk maçta iki kişiyi birden tutmayı başarmıştı, ama bu kadar çok acı çekmesini istemiyordum.

Düşüncelerimi onlarla paylaştığımda sadece atarlanmışlardı. Rayla “Crystal bir ‘tank’, bunun farkındasın değil mi?” demiş ve kötü kötü bakmıştı. Crystal ise “Yakea daha önce demiştim ya, saldırılar canımı acıtmıyor. Asıl sen hasar alınca benim içime oturuyor.” diyerek somurtmuştu.

Karşı çıkamama izin bile vermeden konuyu kapattıklarından taktiği kabullenmek zorunda kalmıştım.

İlk maçta aşırı derecede hasar aldığım bir gerçekti. Hatta duyduğum acı çekilecek türden değildi. Yine de pişmanlık duymuyordum. Aynı durumu tekrar yaşasak gene düşünmeden öne atlardım.

Kahraman olmaya çalışmamdan dolayı değildi. Hem zaten yaptığım tehlikeli bir şeydi. Kafama aldığım bir darbeyle beraber ölebilir, onları tek başlarına bırakabilirdim.  Sadece, darbe alınca duyduğum his beni daha fazla darbe almaya itiyordu.

Hasar alınca önce tüylerim diken diken oluyordu. Etkiyle beraber gelen bir irkilme bedenimi tamamen sararken darbe alınan yer yavaşça ama gitgide güçlenerek sızlıyordu.

Nefes alışım hızlandıkça, etrafımı daha iyi fark ediyordum.

Kanım yere akarken, bulunduğum dünyayı tam olarak benimseyebiliyordum.

Belki mazoşistin tekiydim, beni pataklamaları gizliden gizliye hoşuma gidiyordu.

Acı çekmenin iyi bir tarafı olamazdı. Başkasına nedensiz yere acı çektirmekten nefret ederdim. Sadece, söz konusu benim vücudum olunca rahat davranabiliyordum.

Zaten stratejimiz tamamen değiştiğine göre, riskli hareket yapmama yer kalmamıştı. İkinci savaştan önce geriye kalan sayılı günlerde, mümkün olduğunca kendi kabiliyetlerime odaklanmalıydım.

Ve bunlardan da öncelikli kabiliyetim Karin’i mutlu etmek olmalıydı.