Bazı insanlar mutluluğa ulaşmaya çalışırlar.

Hedeflerini, çalışmalarını buna göre şekillendirirler.

Ve hayallerini gerçekleştirdikleri vakit, istedikleri şeye ulaşacaklarını zannederler.

Geçmişteki zorlukların unutulacağı,

Geriye hiçbir pişmanlığın kalmayacağını düşünürler.

Yanılıyorlar… 

Eğer mutluluğu son ana kadar bekletirsek, aldığımız ufacık bir darbede bizden uzaklaşır-

Uzaklaşır, uzaklaşır, ve öyle bir noktaya gelir ki…

Bir daha asla ulaşamayacağımızı sanarız.

Koyu bir balçık içinde,

Yüzeye çıkmaya bile çabalamayız.

-Yake’a Scmitz (Yakea Şimitz)


 

Karin, yatakta kımıldamadan oturuyordu. Dizlerini karnına doğru çekmiş, üzerindeki örtüyü kenara itmişti. Gözleri aşağıya bakıyordu. Ellerinden tekiyle bacaklarını tutuyor, diğeriyle ise kulağının arkasını kaşıyordu.

Genelde kulağının arkasını sadece bir sebeple kaşırdı.

Şu an utanıyordu.

Ağzımı açamadan yanındaki koltuğa sessizce oturmuştum. Ne diyeceğimi hala bilmiyordum. Aslında bir şey dememe gerek bile yoktu. Eğer uyuyor olsa, sadece ona bakarak saatlerce durabilirdim.

Ama o gözlerini çevirmeye bile çekiniyordu. Yüzünde herhangi bir duygu belirtisi yoktu. Tek söyleyebildiğim şey bir şeyler düşündüğüydü.

Birkaç dakikalık sessizliği, ilk kelimeyi söyleyerek açmıştı.

-Biliyor muydun?

Sorduğu soru açıktı, onu kandırmaya çalışmanın bir alemi yoktu.

-Evet.

-Ne zamandan beri?

-Pikniğe geldiğin günden…

-…

Sormak istediğim binlerce soru vardı. Ama şu an cevaplamak haricinde hiçbir şey yapamıyordum.

Düşünüyordum da,  4 aydan beri ilk kez şimdi onunla tam olarak konuşma fırsatına erişmiştim. Bu son olaylar olmasa, şu an çok daha mutlu şekilde konuşuyor da olabilirdik…

-Peki sana git demiş olmama rağmen neden hala peşimdesin?

-Cevabı bilmene rağmen mi soruyorsun?

Kulağıyla oynamayı kesmişti. Ses tonu ciddi, sözleri normalden daha hızlıydı.

Gözlerime bakıyordu. Siyah gözlerinde bir parıltı göremiyordum.

İçten içe haykırıyor gibiydi.

Acı çekiyor, ama bir o kadar da nefret ediyordu.

Bakışları, bıkmışlığın bir ifadesiydi.

Kabullenmişliğin, isteksizliğin bir yansımasıydı. Bana dedikleri ve diyecekleri sadece içindeki öfkenin dışa vurulması olacaktı.

-Yake anlamıyorsun. Bu durumda olmam seni hiç mi etkilemiyor?!

-Etkiliyor Karin. Bu yüzden şu an yanındayım.

-Anlamıyorsun! Ben ölüyorum Yake! Ne istiyorsun benden?!

Biliyordum. Öleceğini, bu yüzden arkasında kopması zor olan bir şey bırakmak istemediğini biliyordum.

Ama, acaba bu gerçek isteği miydi?

-Önemli olan benim ne istediğim değil. Asıl sen ne istiyorsun?

-Gitmeni! Benden uzak durmanı! Ölene kadar beni rahat bırakmanı!

Karin bağırmaya başlamıştı. Odada sesi yankılanıyorken gözlerini istemsizce kırpıyordu.

Bu durumu bir hafta öncesinde de yaşamıştık. O zaman, zayıf, işe yaramaz ben bu sözlerinden sonra cevap veremeyip kaçmıştım.

O zamandan bu zamana dediklerinde çok bir farklılık yoktu. Kelimesi kelimesine haklıydı da…

Ama bugün farklıydı. Artık daha güçlü, ve kararlıydım. Özgüvenim, Rayla’nın bana sunduğu imkanla yerine gelmişti.

Koltuktan kalkmıştım. Ani bir hareketle yanında eğilmiş, gözlerimizi aynı hizzaya getirmiştim.

Gözlerine sıfırdan bakıyorken nefes alıp verişinin değiştiğini hissedebiliyordum.

Bu duruma Rayla’dan alışık olsam da, sevdiğim kızın dibine girmek için bu cesareti bir daha toplayamazdım.

O yüzden onun kararını değiştirecek hamleyi bir an önce yapmalıydım.

-A…

Bir şey diyecek olmuştu. Ama parmağımla ağzını kapamıştım.

Olayı iyice abartmak buydu herhalde. Ağzıma kürekle vursa hak verirdim.

Yinede bana direnmek yerine gözlerini kapamış, kulaklarına kadar kıpkırmızı kesilmişti. Ani hareketinden dolayı kalbim artık depar atmaya başlamıştı. Onu şu an öpmekten kendimi zor alıkoyuyordum.

Neyse ki planımı uygulamak için kendimi tutmayı başarmış dudağımı kulağına yaklaştırmıştım. Onu inandırabilmemin tek yolu gerçek hislerimi tamamen ortaya dökmekti.

Tek seferde, tek bir nefeste…

-Karin, seni seviyorum. İstediğin kadar reddet, dışla, kendinden uzaklaştır. Her seferinde yolunca çıkan yabani ot gibi tekrar dibinde biteceğim. Çünkü sana aşığım. Günlerin sayılı olsa, her an tehlikede olsan bile yine de yanında olacağım. Bu hastalıkla seninle beraber savaşacağım.

Gözlerini duyduklarının etkisiyle açmıştı. İnce, pembe dudakları titriyordu. Ağzından çıkan kelimeler sessizdi ve zor anlaşılıyordu.

-Yake’a anlamıyorsun. Bu savaşı zaten kaybettim. Kötü huylu tümörü yok etmek imkansız!

-Biliyorum.  Bu yüzden kendime, bir işe yaramadığım için her gün lanet ediyorum.

-Anlamıyorum! Nasıl öğrendiğini, neden 5 ay sonra ölecek biriyle olmak istediğini anlamıyorum!

-Dedim ya, seni seviyorum.

-Ama senden nefret ediyorum.

-Yalan söylüyorsun.

-Senden iğreniyorum, tiksiniyorum!

-İnanmıyorum.

-Gerizekalı! Aptal!

Karin çelimsiz yumruklarıyla sırtıma vuruyordu. Kendini benden uzaklaştırmaya çalışıyor, omzundan itiyordu.

Yapabileceğim başka yoktu. Eğer bana inanmamakta ısrar edecekse ona gerçekte kim olduğumu göstermeliydim. Gerekirse, bu kelimeleri defalarca tekrar edecektim. Ağzım kuruyana kadar onu sevdiğimi söyleyecek, ağzından çıkan her karşıt kelimeyi reddeticektim.

Aldığım sorumluluk, onun için hayati olsa da söylediklerimde Pusula Projesi’ne yer vermeyecektim. Onu belirsiz bir umuda sürükleyip kandıramazdım.

Kaç dakikadır beni yumrukladığını bilmiyordum. Kafamı omzuna gömdüğünden beri güçsüz elleriyle vuruyordu. Üstünden çekildiğimde karşı koymayı kesmişti. Onun gözlerinin dolduğunu söylerken, aslında kendimi unutmuştum.

Bugün bir kere yetmezmiş gibi, tekrardan gözlerimden yaş geliyordu. Kendimi ne kadar tutsam da, üstün görünmeye çalışsam da gerçekte buydum işte.

Ellerimi yumruk yapmış sebepsizce demire vuruyordum. Devamında diyeceklerimi tamamen unutmuştum. Ağzımdan çıkan kelimeler sanki ben demire vurdukça oluşuyordu.

-Asıl sen anlamıyorsun Karin! Seni seviyorum! Yazın seninle uzaktan konuştuğum saatler bütün günümü güzel geçirmeme yarıyordu. Seni bir kez görmek yüzümde bitmek bilmeyen aptal bir gülümsemeye neden oluyordu.

Bilmiyorum Karin… Sana neden aşık olduğumu bilmiyorum! Ama bana “beni kurtar” dedikten sonra sakın vazgeçmemi bekleme! Çünkü çözüm cehennemin dibinde bile olsa ona ulaşırım! Eğer elimden bir şey geliyorsa ne gerekirse gereksin onu yaparım.

Ama bu süreçte senin yanında olmanı istememi mazur görme! Seni mutlu etmeme izin ver.  Senden tek isteğim bu.

Dışarıdan bakınca acınası bir halde olmalıydım. Boşuna bir yerlere vuran, sebepsizce bağırıp ağlayan biriydim işte. Dediklerim kendimi tekrarlamaktan ibaretti. Duygularım durmayan bir nehirdi. Kendimi kontrol bile edemezken bir başkasına yardım etmeye çalışıyordum.

Demire vuracak enerjim kalmadığında, kaç dakika geçmişti hatırlamıyordum. Ne Karin bir şey diyordu, ne de ben kısık sesle aynı kelimeleri defalarca tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyordum.

“izin ver… izin ver…”

İstediğim tek şey buydu.


Aradan biraz daha vakit geçmişti. Karin yavaşça başını kaldırmış, ve bana tekrar bakmaya başlamıştı. Konuşurken ki ses tonu eskisinden daha canlıydı.

-…  Ne yaparsam yapıyım durmayacaksın değil mi?

-Seni okul üniformanla tekrar gördükten sonra mı? İmkansız.

-Çok inatçısın. Hem de sapık.

-Senin yalancı olduğun kadar değil…

-Gerçekten seni sevdiğimi mi düşünüyorsun?

-Öyle olmasa şu an bana sarılıyor olur muydun?

-…S… Sessiz ol. Oda soğuk… Yoksa hala iğreniyorum senden.

– Dediğin gibi olsun.

– Her şeyi zorlaştırdığının farkındasın değil mi? Senin yüzünden ölmek benim için daha zor olacak.

-Biliyorum. Bu yüzden savaşmaya devam etmelisin. Benim ve kendin için.

-O zaman kaybedersem bebek gibi ağlamayacaksın.

-Kaybetmene izin vermeyeceğim..

-Tabi. Tabi…