-İmkânsıza inanır mısın?

-…

Duyduğum soru üzerine etrafıma bakıyordum. Kapıdan dışarı adım atarken, hemen solumda bir kız içeri doğru adım atmıştı. Bana bakmadan bu soruyu sormuş ve yavaş adımlarla yürümeye devam etmişti. Ben ise soru üzerine yerimde kalmış ve kafamı arkaya doğru çevirmiştim.

Kim olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Ne beline kadar uzanan dağınık altın sarısı saçları, ne de parlak beyaz ayakkabıları… Eğer üstünde bizim okulun forması olmasa yanlış yerde olduğunu söyleyebilirdim. Ama önce, bana bakması için sorusunu cevaplamam gerekiyordu.

-Ya sen, gerçeğe inanır mısın?

Sorusuna soru ile karşılık vermiştim. O an aklıma gelen ilk söz bu olmuştu. İmkansız olmasa bile, “gerçekler” vardı. Ve bu “gerçekler”, şu an bana en çok acı veren şeydi.

Böyle bir soru bekliyor muydu emin değildim. Ama sorum yürümeyi kesmesine ve sırtındaki kahverengi çantayı eline alarak bana bakmasına neden olmuştu.

Duruşu, görünüşü tıpkı bir prenses gibiydi. Saçlarını gözüne gelmemesi için kenarlara doğru taramış, ince kaşlarını hiç oynatmadan, açık kahverengi kirpiklerini hiç kırpmadan gözlerini gözlerime kenetlemişti. Eğer bir şey demezse, yemyeşil gözleri içinde kaybolabilirdim.

Bir dakika boyunca o şekilde bakışmıştık. Artık rahatsız edici bir duruma geldiğini hissettiğimde, beni süzdüğünü yeni fark etmiştim.

“Lenstir herhalde…” diye kendi kendime saçmalarken o bana doğru yaklaşmış ve aramızdaki mesafeyi yok etmişti. Benden uzun değildi.

Yine de kafasını biraz eğmiş ve gözleriyle biraz aşağıdan gözlerime bakmaya başlamıştı. Yutkunmak üzereydim. Nefes alıp verişini hissediyor ama gerginliğimi ya da kalbimin hızlı çarpmasını ona yansıtmıyordum. Yüzümde, aynı onun yüzündeki gibi, hiç bir ifade yoktu.

Sadece sorumun cevabını bekler gibi sabit duruyor, beni süzmesine izin veriyordum.

Kararımı değiştirmiştim. Bir prenses olmak için fazla garip birisiydi…

-Gerçek ha? Peki, sence, gördüğün her şey gerçek midir?

Soruma soruyla cevap vermişti. Asıl tedirgin olduğum şey bunu bakışırken ve nefesini yüzümde hissederken söylemesiydi. Ama pes etmeye niyetim yoktu.

-Görmek algılamanın beşte biridir. Bir yapbozun tek bir parçası, bir gitarın kalın telidir. Ne gitardaki altı teli tamamlamadan bütün parçaları çalabilirsin nede bütün parçaları yerine oturmadan yapboz için “Bitti!” diyebilirsin.

-Oh. Yani 5 duyu organının gerçeği anlamak için yeterli olduğunu düşünüyorsun.

-Ben öyle bir şey demedim. Sadece duyuların algıyı oluşturduğunu söyledim.

-Peki ya algı? Algıladığın her şeyin gerçek olduğunu mu düşünüyorsun?

-Eğer öyle olsaydı, Rüyalar da gerçekliğin bir parçası olurdu.

-Ve… Sence öyle değiller mi?

-Bundan bende emin değilim. Daha bilinçaltının nasıl çalıştığını anlayacak bir teknolojiye sahip değiliz.

Daha teknolojimiz bir tümörü yok etmeye bile yetmiyor… diye düşündüm.  Kız hala gözlerimin içine bakıyor ve beni sorgulamaya devam ediyordu. Ama durum benim için tedirginlikten çıkmıştı. Konuşma tarzını benimsemiş ona göre davranmaya başlamıştım.

-Peki ya sence? Sadece soru sordun. Sence gerçek var mı?

-Eğer benim sorularımı cevaplarsan bende seninkileri cevaplarım. Daha ilk sorumu cevaplamadın.

-”İmkânsız” mı? İnsanlık için hem bir engel, hem de ulaşılmaya çalışılan bir hedef. Ama bence gerçekliğin karanlık tarafından başka bir şey değil. Sıra sende külkedisi…

Son söz ağzımdan bir anda çıkmıştı. Belki görünüşünden, belki de duyduğum hayranlıktan, pek emin değildim. Yine de bir şekilde kızarmadan aynı durumu devam ettirebilmiştim.

-Külkedisi olmak için biraz fazla gerçeğim. Diğer sorularına gelirsek, söylesem bile inanacağını pek zannetmiyorum.

Söylediği cümle sonunda yüzümde küçük bir gülücük belirmişti. O an ne yapmaya çalışıyor hiç bilmiyordum. Ama daha önce hiçbir konuşmadan bu kadar zevk almamıştım. Yüzümdeki küçük gülücük yerine koca bir gülümsemeye bırakmıştı. Dediği son cümleye çok iyi bir cevabım vardı.

-İnsanlığın en iyi yaptığı şeyi unuttun galiba. “İnanmak.”…

Bu… Bu konuşma çok garipti. İlk kez gördüğün biriyle bu tarz bir konuşma yapmazdın. Ya da ben ailemden öyle öğrenmiştim. Ama şu an o kadar “farklı” hissediyordum ki…

Karin’in durumunu tamamen unutmuş, hayattan kopmuş bir şekilde konuşmaya dalmıştım. Cevabımdan sonra yine biraz sessizlik olmuştu. Beklediğimin aksine kızın yüzünde hiç bir değişiklik olmamış, sadece bir anlığına nefes alıp veriş hızı değişmişti.  Ve aynı durumda, gözlerimizin arasında santimler varken şu cümleleri söylemişti:

– Sen farklısın. Ve bu yüzden cevaplandırılmayı da hak ediyorsun. İmkânsız, insanlar tarafından, insanlığın önüne engel olması için ortaya atılmış bir terimdir. Gerçeklik ise, senin şu an kabul ettiğin ve bilgin dahi olmayan gerçeklerin toplamıdır. Sadece kabul ettiklerine ya da sadece bilmediğin gerçeklere gerçeklik diyemezsin. Bu, gerçeklik olarak seçtiğin kümenin dışında kalan her şeye farklı bir anlam katman demektir.

-Mantığın en temel kuralı…

-Oo demek biliyorsun.

-Sen kimsin?

-Ben Rayla. Başka bir okuldan sizin sınıfa transfer oldum. Ve sende o ünlü “Yake” olmalısın.

-Ünlü mü?

-Okulun ilk günü neden gelmediğini arkadaşlarından kulak misafiri olarak duydum. Karin adlı kızı ölümden kurtardığını, sonra da bütün gece başında beklediğini,  bu yüzden de yatağa düştüğünü söylediler.

Yine aynı şekilde duruyorduk. Ama aklım başka bir şeye takıldığından gözlerimi kaçırmıştım. Evet, başında beklemiştim. Ama onu ölümden kurtardığım doğru değildi. Maalesef kurtarabilmem de imkânsızdı…

-Duygularını çok dışa vuruyorsun. Ve burada gözlerini kaçırma sebebin Karin’e olan sevgin değil, onu “gerçekten” kurtarmış olmaman, değil mi?

Bu kız… Ya bir android ya da bir ajandı. Bir an aklımdan ensesine seri kodu yazıyor mu diye bakmak geldi ama hemen vazgeçtim. Bir şekilde gerçeği anlamıştı ve belki de içimi biraz olsun dökmek beni rahatlatabilirdi.

-Kim olduğun, ne olduğun hakkında hiç bir fikrim yok. Ama haklısın. Karin ölüyor ve kurtulabilme olasılığı yok.

-Hım, demek sorun bu. Peki, sen kurtulmasının imkansız olduğunu düşünüyor musun?

-Bence  imkan…

Ne?! Cümlemi yarıda bırakmış ve şaşırmış bir ifadeyle Rayla’ya bakıyordum. Bir an o verdiği cevabı hatırladım.

İmkânsız, insanlar tarafından, insanlığın önüne engel olması için ortaya atılmış bir terimdir.

Bu sözle ne demek istemişti?? Şimdi de aynı soruyu bana tekrar soruyordu. Bence imkânsız mıydı? Yoksa bir şeyler mi biliyordu? O anda ilk kez yüz ifadesini değiştirdiğini gördüm. Kafasını kaldırmış, yüzlerimiz arasındaki farkı açmadan gözlerini gözlerimin hizasına getirmiş, tebessüm ediyordu.

-Doğru anladın Yake. Sana imkânsızın olmadığını düşündüğümü söylemiştim değil mi?  Bu sözüm hala geçerliliğini koruyor, yalnız senin için yapabileceğim tek şey imkânsızı kaldırman için bir şans tanımak. Onun haricinde gerisi tamamen sana kalmış.

Bu, bu bir rüya olmalıydı. Belki de bir kâbus, emin değildim. Karşıma tanımadığım bir kız bir anda çıkmış ve bana imkansızı ortadan kaldırmam için bir şans tanımıştı. Daha doğrusu tanıyacaktı. Böyle bir şans mümkün müydü?

Şaşkınlığımı yendikten sonra bu şansın ne olduğunu sormak için ağzımı açmıştım ama o anda işaret parmağıyla dudaklarımı kapattı ve şunları söyledi.

-Ama… Eğer bu olasılığı sonuna kadar zorlamak, elde etmek istiyorsan bir şartım olacak. Bunu yanlış bulabilir belki kötü biri olduğumu düşünebilirsin, yinede karar vermek tamamen senin elinde. İrade, kendi iraden. Aldığın kararların sonuçlarını kendin göreceksin.

-…

-Bu yüzden, sana cevabını açıklaman için bir gün vereceğim. Çünkü bu seçim bir anda yapabileceğin bir seçim değil. Aldığın yanlış bir karar seni pişmanlığa ve vicdan azabına hatta ölüme bile götürebilir.

Bunları söyledikten sonra dudaklarını sağ kulağıma yaklaştırmıştı. Boynundan gelen parfüm kokusu dikkatimi biraz dağıtıyor, dediklerini duymamı zorlaştırıyordu. Ama söyledikleri beni o kadar şaşırtmıştı ki net şekilde ne dediğini anlamıştım.

-Yake. Sana sorum şu:

Kendi hayatın pahasına bir başkasını koruyabilecek misin? Benim hep yanımda olacak, zor durumlarda kalkanım, zaferlerde kılıcım olabilecek misin? Gök yerle bütünleşse, dünya tersine dönse bile beni bırakmayacak, karşımda dimdik dikilebilecek misin? Liderliğimi kabul edecek ve benden nefret etsen bile bana değer verebilecek misin?

Cümlesini bitirdikten sonra geri çekilmişti. Yavaş, ama emin adımlarla kütüphaneye doğru yürürken çantasını tekrar sırtına aldı ve başını çevirerek:

-Yarın aynı saatte ve aynı yerde cevabını bekliyor olacağım.

Demişti…