-Bu gelen Yake değil mi?

-Karin’e bir şey mi oldu?

-Yake noldu?

Piknik alanındakiler telaşlı bir şekilde bana bakıyorlardı. Ben ise ne yaptığımı bilmeden, kollarımın arasında Karin’i taşıyor ve yardım için bağırıyordum.

-Çabuk olun! Ambulans çağırın, çabuk!


O gece, benim için en uzun geçen gecelerden birisiydi. Hastaneye kaldırdıktan sonra diğerleri bir kaç saatlik bir beklemeden sonra evlerine dağılmışlardı. Ben, aileme sadece “Beni merak etmeyin, bütün gece hastanede olacağım.” mesajı atarak Karin’in yoğun bakıma alındığı odaya en yakın sandalyeye oturmuştum.

Ailesinin gelmesi çok uzun sürmemişti. Hemen yanımda ağlamamaya çalışarak bekliyorlardı. Beni fark etmemişlerdi bile. Zaten fark edecek halleri de yoktu.

Karin’nin yoğun bakıma alınmasından beri 6 saat geçmişti. Ama içeriden kimse çıkmıyordu.

Dediği son cümle hala beyimde yankılanıyor, o anki yüz ifadesi aklımdan çıkmıyordu.

Acı çekiyordu… Ve kendini buna rağmen pikniğe gelmeye zorlamıştı.

Peki neden? Yazdan beri ne olduda bu hale gelmişti? Masum bir kızın acı çekmesinin sebebi ne olabilirdi?!

Ellerim sinirden kaskatı kesilmişti. Kendime kızıyor, pikniğe gelmesine ben neden oldum diye saçımı yoluyordum. O an başta kendim olmak üzere herkesten ve her şeyden nefret ediyordum.

Komik olan tarafı ise, böyle bir durumda rağmen uykum gelebiliyordu. Koltukta başımı arkama yaslamamla beraber gözlerim ağırlaşmaya, bedenim güçsüzleşmeye başlamıştı ve kısa sürede uykuya dalmıştım…

-Delikanlı, hey delikanlı!

-Aa? Şey, efendim?!

-Yoğun bakımdaki kızın yakını mısın?

-… Evet! Ben abisiyim. Karin’e ne oldu? O, iyi mi?

Uyuya kalmış olmalıydım. Saate gece yarısını gösteriyor ve doktora benzer birisi başımda dikiliyordu. Etrafa göz atmamla beraber ailesinin burada olmadığını bu yüzden ne olduğunu öğrenmek için yakını gibi davranmayı kararlaştırmıştım. Ama doktorun bakışları beni çok tedirgin ediyordu. Hem de çok…

-Lütfen, bir cevap verin!

-Karin şu an yoğun bakımda, durumu iyi ancak…

-Ancak?

Doktor alnındaki teri beyaz yeleğiyle silmişti. Yapmaktan nefret ettiği bir şeyi yapacakmış gibi duruyordu.

-Güçlü bir çocuğa benziyorsun evlat. Sana yalan söyleyemem, bu yüzden dediklerimi iyi dinle.

-Ne?!…

-Kardeşin Karin’in beyninde tümör oluşmuş olma ihtimali var. Bunun iyi huylu mu kötü huylu mu olduğunu daha tespit edemedik. Bu yüzden belli testler yapmak için onu birkaç gün burada tutacağız.

-…

-Öyle bakma lütfen… Güçlü ve en kötü duruma hazırlıklı olmalısın. En azından kardeşinin ve ailenin iyiliği için bunu başarmalısın.


O gecenin devamında ne olduğunu hatırlamıyordum. Belki bir köşede tekrar sızmıştım, belki de karanlıkta dışarı çıkıp ağacın altına çökmüştüm…

Şu an çok da umurumda değildi. Ne dışarıda çamura bulanışım, ne de bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda sırılsıklam oluşum…

Hiçbiri umurumda değildi!

Eğer geçmişi, geleceği değiştiremeyeceklerse hiçbir şey umurumda değildi! Eğer onu bir daha göremeyeceksem mezarı haricinde ziyaret edemeyeceksem yaşamakta umurumda değildi!

Belki hissettiğim duygu bir hastalıktı. Belki 17 yaşında birini saplantı haline getirmiş ve hayatın acımasız gerçeklerini unutmuştum.

Belki çocukça davranıp duygularımın mantığımı ele geçirmesine neden olmuştum.

Yine de benim yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

Şu lanet dünyada, bir günde her şey tepetaklak olabiliyordu.

Hiç yoktan bir sebepten sevdiği birisinin ölme tehlikesiyle bambaşa kalabiliyordun.
Kahverengine dönmüş ayakkabılarımı, saplandığı çamurdan çıkarmaya çalıştım. Bu mekanda kalmaya devam ettikçe midemin bulanacağını biliyordum. Bu yüzden eve gitmem kendimi toparlamak için en iyi seçenekti.

Uykusuz, ama emin adımlarla eve kadar gelmeyi başarmıştım. Zili çalmamla beraber ise soğuğun, çamurun ve uykusuzluğun etkisi altında yığılıp kalmıştım.

Uyandığımda kendi yatağımdaydım. Üstüm temizlenmiş ve yanıma bir bardak su koyulmuştu. Diğer tarafımda ise annem, gözleri dolmuş bir şekilde uyanışımı seyrediyordu.

-Yake. Neden başına buyruk davrandın oğlum? Bak, sana bir şey olacak diye ne kadar endişelendik.

Annem orta yaşlarındaydı. Beni doğururken daha 18 yaşında olduğundan beni her zaman olgun biri olarak görür ve öyle davranırdı. Benim aksime o hep mantıklı davranırdı. Şu anda da olduğu gibi…

-Biliyorum anne. Özür dilerim haber vermediğim için.

-Eğer zor bir durumda kaldıysan bizden yardım isteyebilirdin. Aileniz biz senin. Seni kapıda ıslak ve baygın bir şekilde bulduğumuzda ne kadar korktuk biliyor musun? Şansımıza dün gelen doktor bir şeyin olmadığını, sadece yorgun düştüğünü söyledi.

-Dün mü?

-Bugün okulu aradım ve gelemeyeceğini söyledim. Tam bir gündür yatakta baygın şekilde yatıyorsun.

-Neden beni uyandırmadınız?

Yataktan doğrulmaya çalıştım. Eğer Karin’in yakında ölme ihtimali varsa,  bir gün değil, bir saat bile vakit kaybedemezdim. Onun yanında olmalıydım.

Ama vücudum buna izin vermedi. Ayağa kalkmamla beraber annemin beni düşmeden tutması bir olmuştu. Bu sefer ise en ihtiyacım olduğu anda vücudum tepki gösteriyordu. Annem tekrardan beni yatağa yatırdı.

-Akşama kadar dinlen. Yarın eğer iyi olursan okula gitmene müsaade ederim. Ama şimdilik yataktan çıkmayacaksın.
Annem ciddi konuşmalarından birini yapıyordu. Şu an inkâr etmemem gerektiğini çok iyi biliyordum. Çünkü mantıklı olan buydu.
Bütün vücudumu saran ağrıların da etkisiyle, annem gittikten sonra tekrardan uykuya dalabilmiştim.


O an nerede olduğumu bilmiyordum. Gördüğüm tek şey taşlı zemin, hissettiğim tek şey ise sıcak bir bedendi.
Duyduğum tek şey bir iniltiydi. Etrafımı saran karanlıkta dizlerimin üstüne çökmüş vaziyette duruyordum.

Kucağımda ise o vardı.

Vücudunda görünen bir yara olmamasına rağmen durmadan titriyordu. Bir yandan inliyor, bir yandan da nefes alıp verişini düzeltmeye çalışıyordu.

Karin, fısıldayan bir ses tonuyla konuşmaya başlamıştı. Elini kaldırmaya çalışıyor, ama kucağımdaki bedeninden üste çekemiyordu.

-Yake! Nolursun bırakma beni! Hep yanımda kal! Yake, lütfen…

Ellerimin arasında  ağlıyordu. Bir yandan bunları söylüyor diğer yandan kan kusuyordu. Gözlerim, ağlamaktan kıpkırmızı kesilmiş, bedenim bedenini tutarken kaskatı olmuştu.

-Karin, seni kurtaracağım. Ne olursa olsun, ölmene izin vermeyeceğim.

Ne dediğimi bilmiyordum. Sanki o andan öncesinde bir sürü olay yaşamış, ve o ana gelince de ne yaptığımı bilmeden konuşmaya devam etmiştim.

Dediklerimi duymuyordu. Başı yana yatmış, hareketi kesilmişti.

-Karin? Karin! Karinnnnnnn!


Gözlerimi açtığımda, terden sırılsıklam şekilde yatağımdaydım. Güneş, perdeye vuruyor, saat sabah 6’yı gösteriyordu. “Sadece… Sadece bir kâbustu…” diye mırıldandım. Yine de içim rahat değildi. Hatta tam tersi, böyle bir günün geleceği ihtimali beni daha çok tedirgin ediyordu.

Kafamı dağıtmak için okul kıyafetlerimi arıyordum. Bugün okula gitmem gerekiyordu. Yoksa evde, yalnız başıma kafayı yiyebilirdim. Eminim ne annem ne de Karin böyle bir şeyin olmasını istemezdi.

Kıyafetlerimi giydikten sonra çantamı hazırladım. El çabukluğuyla içine birkaç kitap attıktan sonra annemin seslenmesiyle kahvaltıya indim. Ona iyi olduğumu ve okula gitmek istediğimi söyledim. Karşı çıkmamıştı. Babamın kahvaltısını çoktan ettiğini ve arabada beni beklediğini söyledi. Ona ne kadar yürüyerek gitmek istediğimi söylesem de yine o ciddi tavrını takınmış ve izin vermemişti. Sonuçta oğlu hastaydı tabi. Ama ölüm döşeğinde değildi, sadece hastaydı…
Okula giderken, bu sefer babam bir kelime dahi etmemişti. Herhalde annem ona üstüme gitmemesi gerektiğini söylemiş bana güvenmesini istemişti. Çünkü bu sessizliğin başka bir açıklaması yoktu. Normalde ya işinden bahseder ya da benim geleceğim hakkında, ne olmak istediğim hakkımda konuşurdu.

Ona her seferinde mühendis olmak istediğimi söylesem de, bana hep “Sahip olduğun zekâ ile neden fizikçi olmuyorsun?” diye sorardı. Kendisi yurt dışındaki  bir şirkette, ne iş yaptığını kendisi de tam isimlendiremese de kısaca yapılan deneyleri kontrol altında tutan birisiydi. O ne kadar inkar etse de babama  bilim insanı demek pek yanlış olmazdı. Beraber geçirdiğimiz boş vakitlerde bana yaptıkları deneyi özet olarak anlatır, yeni teorilerin ve bulguların varlığı hakkında yorum yapardı. Şimdi ise arabadan inerken sadece “Yake, kendine dikkat et.”demişti.
Herhalde, ailemde sevgiden bile fazla sahip olduğum duygu güvendi. Belki bunun kardeşim olmamasıyla da bir alakası vardı ama yine de bana her zaman dürüst ve açık davranmışlardı. Bu yüzden, onlara aşırı derecede saygı duyuyordum ve zor bir durumda kaldığımda kesinlikle yardımlarını isteyecektim. Ama bu durum onları bile aşıyordu… İstesem de “Baba, Karin’i iyileştirin.” diyemezdim.

Arabadan indikten sonra sınıfa doğru yürümeye başlamıştım. Derse birkaç dakika geç kaldığımdan okulun girişinde ve koridorlarda  pek kimse yoktu. Sırtımda, çantamın hafif ağırlığını hissedince içime güven duygusu dolmuştu. Sonuçta, yeniden okuldaydım. Son sene olmanın verdiği bir güven ile artık üniversiteye geçecek, bu sene onun için çalışacaktım. Notlarımı hesaba katarsak düzenli bir çalışma ile istediğim üniversiteye girebilirdim.

Kimi kandırıyorsun? Dedi içimdeki ses… Kendimi, yine aynı sıramda, fizik hocasının tahtaya dönemin ilk konusuna başlarken bulmuştum. Sınıfa hangi ara girdiğimi hatırlamıyordum bile. Yanımda Laren kendi kendine mırıldanıyor, ön sırada ise Tyran defterine resim çiziyordu. Sınıfta birkaç kişi dersi dinlemese de çıt çıkmıyordu. Camdan içeri giren güneş ışığı sırama yansıyor, yüzümü yakıyordu. Gözlerimi kısarak tahtanın üstüne bakmaya çalıştım. Saat 10’u gösteriyordu. Son sınıfın, ikinci günü çoktan başlamıştı demek ki.

İlk iki dersin nasıl geçtiğiyle ilgili bir fikrim yoktu. Sınıftakilerin yüzündeki bakış, sanki hiçbir şey olmamış gibiydi. Sanki Karin hiç bayılmamış, sanki o piknik hiç yaşanmamıştı. Belki konuşmak istemiyorlardı. Belki de başka biri yalan bir haber vermişti. Onlara Karin’in gerçek durumunu söylediğimi hatırlamıyordum.

Kimi kandırıyorsun? Yine o ses… Haklıydı. Kimi kandırıyordum? Hayatıma bu şekilde nasıl devam edebilirdim? Onu unutup, nasıl üniversiteye geçebilirdim?

Dersle olan bütün ilişkim kesilmişti. O an sadece “Karin’i nasıl kurtarabilirim?” diye düşünüyordum. Babam bilim adamı, annem aşçıydı. Onların yapabileceği bir şey yoktu. Doktorlar Karin’in beynindeki şeyin bir tümör olduğunu söylemişlerdi. En iyi ihtimalle 5, en kötü ihtimalle 6 ay ömrü kalmıştı. O ölüyordu, o ölüyordu!

Sınıfta herkes bana bakarken, ellerimi sıraya dayayarak ayağa kalkmıştım. Kafam eğik, aklım düşüncelerle doluydu. O şekilde kendimi arkamdan sınıfın kapısını kapatırken buldum. Hızlı adımlarla kütüphaneye doğru giderken arkadan hocanın adımı haykırdığını duyuyordum. Ama kısa bir süre sonra ses kesilmiş, koridor herkesin derste olduğu zamanki sessiz haline bürünmüştü.

Kararlıydım. En azından o gözlerini yumana kadar, elimdeki bütün boş zamanımı tümörün tedavisindeki gelişmeleri araştırmaya ve Karin’le beraber geçirmeye harcayacaktım. Bundan başka bir seçeneğim yoktu. Elimde yapabilecek başka bir şey yoktu.

Bilgisayarın başında 2 saat geçirmiştim. Yazılanlara göre, bu tümör beyin hastalıklarının  en kötüsüydü. Kısa zamanda beyin hücrelerini yok ediyor, aynı zamanda büyüyerek beyine baskı yapıyor ve fiziksel hareketliliği engelliyordu. Sadece o olsa iyiydi. Eğer beyinin arka lobuna da baskı yaparsa hipotalamusa yapılan baskı unutkanlığa sebep oluyor, küçük yaşta olması durumunda kalıcı hafıza kaybına neden oluyordu. Şu anki teknolojiyle tamamen yok etmek mümkün değildi. Sadece doktorun o zaman bana söylediği gibi, tümörün iyi ya da kötü olması durumuna göre ömrü birkaç yıl uzayabiliyordu.

Öğlen olmuştu. Şansıma kimse derslerin ortasında kütüphanede ne yaptığımı sormamıştı. Ya da sınıfımdan biri gelip beni çağırmamıştı. Çağırmamalarının nedeninin Karin’in hala hastanede olmasına bağlamıştım. Benim çok etkilendiğimi düşünüp hocadan izin istemişlerdi. Belki neden bu kadar abarttığımı anlayamamışlardı, çünkü ne Karin’in öleceğini ne de bunu benim bildiğimi kimse bilmiyordu. Doktorun bana gerçekleri söylemesi için yalan söylemiş, kendimi onun kardeşi gibi göstermiş ve öğrendikten sonra ise kendimi ailesinden gizlemiştim. O gece konuşmanın devamında ne olduğunu yavaş yavaş hatırlıyordum.

-Karin normal hayatına devam edebilir. Etmeli de… Son aylarını hastanede geçirmesi ne onun açısından ne de sizin açınızdan iyi olur. Ama ilaçlarını zamanında almazsa bayılma tehlikesi, daha kötüsü hafıza kaybı ve eklem oynatamama durumu yaşanabilir. Onu evde annesi ve babası, okulda ise kardeşi olarak sen korumalısın. Diyeceklerim bu kadar. Ailen geldiğinde benim mi söylememi yoksa kendin mi söylemek istersin? Cevabını anlayışla karşılarım.

-… Lütfen, lütfen siz söyleyin. Ben, bunu yapamam.

Artık sınıfa dönmem gerekiyordu. Burada oturmak, sadece daha fazla zaman kaybıydı. Gerçekten de aptal bir tümörü durdurmanın bir yolu yoktu. Ne teknoloji, ne de istek bu illeti yenebilirdi. Girdiğim savaşta, erken pes etmek zorunda kalmış, ikinci yola doğru eğilim göstermiştim.

“Herhalde yapabileceğim tek şey iyi zaman geçirmesini sağlamak.” diye mırıldandım.

Bilgisayarı kapatarak yavaşça ayağa kalktım. Ellerim sinirden dolayı titriyor, bedenim bir şeylere vurmak, kırıp dökmek istiyordu. Ses tellerim kopana kadar bağırmak, saçlarımı yolmak istiyordum.  Belki benim yerimde başkası olsa, bu baskı altında kalamaz ve gerçekten de dediklerimi yapardı.
Kütüphanenin kapısına kadar gelmiştim. Otomatik kapı kendiliğinden açılmıştı. Yere bakıyordum. Düşüncelere dalmış bir şekilde, yavaş ve güçsüz adımlarla dışarı çıkıyor, hayatımda bir daha elde edemeyeceğim bu son aylara doğru yürüyordum. İlk kez bir yenilgiden dolayı bu kadar kötü hissediyordum. Çünkü bana kazandıracağı tek şey, hayatımın sonuna kadar aynı yerde kalacak ve kalbimdeki yeri yavaşça yok olacak bir mermer parçasıydı. İçinde, ilk aşkımın yattığı…

Garip bir hisle, tüylerim bir anda diken diken oldu. “ilk aşkım” sözcüğü, başıma ağrı saplanmasına neden olmuş ve ağlama isteği uyandırmıştı.

Daha da garip olan durum ise, saniyeler içinde yaşanacaktı.