Aradan bir gün geçmişti.

Her zamanki gibi okula gitmeye devam ediyordum.

Rayla’nın öğüdü üzerine, onu okulda tanımamazlıktan gelmeye devam ettim. Yine de, uzaklara daldığım zaman gözlerimi ona bakarken buluyordum.

Onun haricinde normal sayılırdım. Önce Laren’in gönlünü almak için haftasonu filme götürme sözü vermiştim. Bana “Yakki hayır! Karin’i aldatmana izin veremem. Oh kalbim! Ben ne kadar kötü bir arkadaşım…” diye gevedelikten sonra Talsen’in geleceğini de söylemiştim. Önce somurtmaya başlamış sonra “Hah! Zaten cesaret edemezdin!” demişti. Eğer eskiden böyle konuşsaydı kafasına kitapla vururdum, ama şimdi keyfim yerinde değildi.

Mutsuz olmamın nedeni gayet basitti. Karin’in hastalığı, üç gün sonra savaşacak olmam, ve içimdeki kuşkular aklımda binlerce tilkinin dolaşmasına sebep oluyordu. Belki de bu yüzden sinemaya gitmek istiyordum. Eski anılarımın canlanması mutlu edebilirdi.

Acaba bu duruma çok mu çabuk alışmıştım? Sonuçta, gece yatarken içeriye bir perinin girip “Büyüler gerçek Yakea, ve sen dünyayı kurtaracak büyücüsün” demesiyle şu an içinde olduğum durumun pek bir farkı yoktu. Herhalde Alterion’un varlığını teknolojinin hızlı

gelişmesine bağlayabileceğimden herhangi bir gariplik hissetmiyordum.

Tek hissettiğim gariplik, “bir dilek” meselesiydi.

Soraz gerçekten de Karin’i kurtarabilir miydi?

Peki ya imkansız bir şey istesem, onu gerçekleştirebilir miydi?

Emin değildim. Sonuçta bir kaç hafta öncesine kadar böyle bir yerin varlığını bile bilmiyordum.

Ama, mutsuz olsamda tatmin olmuştum. En azından bir işe yarayacaktım.


-Yakea!!

-Hallettim bil!

Yine bir kaos ortamıydı…

Geçen geceki antrenmandan farkı ise, artık yeteneklerimi kullanıyor olmamdı.

Rayla’nın haykırmasıyla boşa sarkan sol kolunu tutmuştum.

Bilekliğim parlamaya ve kırmızı olan kolu önce sarı sonra yeşile dönmeye başlamıştı.

Ama tam yeşil olacakken, aramızdan koca bir kılıç geçmişti.

Kendimi sola doğru atmamla, Rayla kılıcı silahının tersiyle farklı bir yöne itelemişti.

Bugünkü takımlar farklıydı.

Daha doğrusu takımdan ziyade…

Crystal ve Rayla birbirlerine kafa göz giriyordu.

Daha geçen gün iki kişi Rayla’yı yenemiyorken, Crystal onunla duello yapmak istemişti.

Beni ise ikisi birden kullanıyordu.

Yani, bunlar birbirlerine dalıyorken, arada kalıp dayak yiyen ben oluyordum, bir anlamda mazoşistlik potensiyelimi fark etmemi sağlamışlardı.

Crystal Rayla’nın mermilerini kılıcıyla bloklamayı öğrendiğinden birbirlerine hasar veremiyorlardı. Rayla her ateş ettiğinde kılıcın kabzasını tek eliyle, metal kısmını ise arkadan destekleyecek şekilde tutup zırhındaki boşlukları saklıyordu. Bu yüzden Rayla yakından savaşmak zorunda kalmıştı.  Birde benim sürekli iyileştirmemi hesaba katarsak savaşları bitmek bilmiyordu.

Kenara savrulduktan sonra ayağa kalkamamıştım. Ağzım açık şekilde nasıl savaştıklarını izliyordum.

Rayla kılıcı savurduktan sonra Crystal’ın arkasına doğru atılmıştı. Sırtındaki zırhın boşluğunu bildiğinden neredeyse dibine kadar girmişti. Ama Crystal bunu çoktan fark etmiş ve kılıcını arkasına doğru sallamıştı. Rayla bloklayamayacağını anlamış ve geriye takla atarak uzaklaşmıştı.

Ama Crystal’ın beklemeye niyeti yoktu. Uzaklaşmasına fırsat vermeden kılıcını ani bir hareketle yere vurmuş ve etrafında küçük bir deprem yaratmıştı. Rayla takladan sonra dengesini sağlayamamış ve kılıç tekrar sol koluna isabet etmişti. Kolu tekrardan boşa sarkarken aldığı darbeye iki el ateş ederek karşılık vermiş ve Crystal’ın omzu kırmızıya dönmüştü. İkisi de kötü durumda olmasına rağmen durmak bilmiyorlardı.

Bu iki manyak sinsice sırıtıyordu. Bırak benden iyileştirme istemeyi, gözlerini birbirine kilitleyip savaşmaya devam ediyorlardı.

Belki de bunun sebebi dün olanlardı. Soraz’ın dediklerinden sonra, Crystal’ı tam olarak yatıştıramamıştık. O da bugün Rayla’ya olan güvenini tazelemek için savaşmayı tercih etmişti.

Ve bir günde bu kadar değişebilmesi… Mantıklı değildi. Hem az önce kılıcı toprağa soktuğunda, o hareketi yaparken güneş gibi parlıyordu. Yeteneklerinden birisiydi galiba…

Gözleri ise… Benimkinden daha kırmızıydı…

Takım arkadaşlarım, benden çok daha güçlülerdi. Bunu onlara bakarken fark etmiştim. Herhalde aralarındaki tek fark kullandıkları silahlardı. İki manyak ölüm makinesi… Onların altında kalamazdım.

Ayağa kalkmıştım. Nefeslerini toplayıp birbirlerine vahşice bakarlarken onlara yaklaştım. Elimi ikisinin arasını gösterecek şekilde doğrultup Kristal’in Çağrısını kullandım.

İkiside kırmızıdan sarıya, ve saniyeler sonra sarıdan yeşile dönmüşlerdi.

Onları iyileştirdiğimi anladıklarında yüzlerindeki aptal sırıtmayı bana çevirmişlerdi.

Bu davranışlarına istemsizce gülerken Rayla’nın ateşlediği kurşulardan birkaçı Crystal’ın kılıcından karnıma sekmişti.

-Öğh. Yeter…

Ben bir kenarda ölüyorken, hiçbir şey olmamış gibi savaşmaya devam ettiler…