Bir Aşk Hikayesi

Yaşam… Ölüm… Bir insan için ne anlama geldiğini, onu nelere zorladığını hiç düşündünüz mü? Aldığınız kararları, davranışlarınızı, neden bu kadar etkilediğini sorguladınız mı? Neden bu kadar önemli peki? Neden ölümden korkuyor, sevdiğiniz kişilerin ölmesini istemiyorsunuz?  Niye bu kadar duygusalsınız? Niye bu kadar duygusalız…

22 Eylül 2018..

Bir pazar sabahı, benim için diğerlerinden çok farklıydı. İlk kez yaşamı sorguladığım, hayatımda neyin var neyin yok olduğunu düşündüğüm bir sabahtı. Kuşların ötüşmeleri kulaklarımı tırmalarken sırtımı kavak ağacına yaslamıştım. Sanki benim orada olduğumu biliyorlardı. Benim orada, hıçkırarak ağladığımı duyuyorlar, göz pınarlarımın nasıl kuruduğunu görüyorlardı. Tepki olarak sesleri gitgide yükseliyordu.

Yağmurun gelmesiyle ise sesleri tamamen yok olmuştu. Buz gibi esen bir rüzgar, sağanak yağmur…

Kısa sürede, hava değişmişti. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başlamış, gök gürültüleri eşliğinde güneşi yalayıp yutmuştu. İnsanlar kaçışmaya, yağmura yakalanmamaya çalışıyorlardı.
Ben ise bulunduğum yerde sırılsıklam şekilde ağlamaya devam ediyordum.
Çünkü yapabileceğim başka bir şey yoktu. Beklemek ve ağlamak haricinde…
Neden mi ağlıyordum? Bu soruyu bende kendime soruyordum. Neden bu kadar duygusaldım, neden ölümden korkuyordum… Ölüyor olan ben değildim hâlbuki. Hayatıma bu noktadan sonra da hiçbir şey olmamış gibi devam edebilirdim. Onu sanki tanımıyormuşum gibi, umursamıyormuşum gibi… Başka birine âşık olup okulumu bitirebilirdim.

Ama edemiyordum işte. Şu an orada bulunmam bile, bunun ne kadar doğru olduğunu gösteriyordu. Arkadaşlarımın hepsi dün evlerine gitmiş ve benden haber bekliyorlardı. Ben ise, bütün gece orada kapalı kapılar ardında bekleyerek geçirmiştim zamanımı.

Belki birisi çıkar ve ne olduğunu söyler diye… Beklediğime değmiş miydi peki? Keşke, keşke değseydi. Keşke benim orada olmam öğrendiğim haberi değiştirebilseydi.
Belki de bu yüzden ağlıyordum. Elimden bir şey gelmediği, bir insanın kaderini değiştiremediğim için ağlıyordum.

“Haline bak.” demiştim kendi kendime. Sırılsıklam olmuş bir vaziyette, gözlerimden akan yaşlar yağmurla bir olup ıslak toprakta çamurlanan ellerime düşüyordu. Sinirimden ellerimi yumruk yapmış, öfkeyle karışık keder yüzünden dişlerimi sıkmıştım. Umutsuz bir vakaydım…

Hayatta bir amacı olmayan, ailesine “Beni merak etmeyin, bütün gece hastanede olacağım.” mesajı yollayarak insanları meraklandıran biriydim sadece.

Peki neden mi bu hale gelmiştim? Her şey, bir gün öncesinde, hayatımın en zevkli günlerinden birinde başlamıştı.

21 Eylül 2018..

Uzun bir tatilden sonra okula dönmek için sabırsızlanıyordum. Ama ondan önce sınıfça pikniğe gitme kararı almıştık. Okul açılmadan 2 gün önce hem hasret gidermek hem de tatilde neler yaptığımızı uzun uzadıya konuşmak için bu piknik mükemmel bir fırsattı.

Benim asıl heyecanlandığım nokta ise, 3 ay boyunca mesajlaştıktan sonra “onu” görmekti. Tatilimin bu kadar hızlı geçmesinin sebebi oydu. Her gece, saat 9 gibi birbirimize gün içinde neler yaptığımızı anlatıyorduk.

Onun neler yaptığını dinlemek, mutluysa mutluluğunu paylaşmak, üzgünse acısını hafifletmek… Hepsi benim için önemliydi. Onu daha iyi tanımamı sağlıyor, dünyasına daha kolay girmeme yarıyordu.

Bir keresinde bana yeni aldığı evcil hayvanı göstermişti. Aslında aldığı demek çok da doğru olmazdı. Sokakta ölmek üzere olan, kirden üstü simsiyah bir kedi bulmuş ve anında sahiplenmişti. O gece ekrana saçları sırılsıklam çıkmıştı. Bana “Bak elimde kim var?” diyerek heyecanlı heyecanlı bembeyaz bir kedi göstermişti. Beraber banyo yaptıklarını söyleyerek saçlarını kurutmak için vakti kalmadığına değinmişti.

Ben ise kızmıştım. Bekleyebileceğimi ve saçlarını kurutması gerektiğini yoksa hasta olacağını söylemiştim. Önce bana kırıldığını sansamda yeniden her zamanki gülümsemesini takınmış ve hemen geleceğini söylemişti. 10 dakika sonra, bütün güzelliğiyle karşımda duruyordu. O gün neler yaptığımızı konuştuktan sonra, bana diğerleriyle konuştuğunu ve okul açılmadan hemen önce piknik yapma planını söylemişti. Benim fikrimi sorduğunda, aklımda benzer bir plan olduğunu ama piknik işinin çok daha hoşuma gittiğini söyledim. Gelmek istediğimi duyunca, gözlerindeki mutluluk bir kat daha artmıştı.

Ya da ben öyle düşünmüştüm. Çünkü o günden sonra, pikniğe gidene kadar ona bir daha ulaşamadım…

Pikniğin olacağı sabah çok heyecanlıydım. Yapılan görev paylaşımına göre, içeceklerden sorumluydum. Erken saatte markete giderek bir sepet dolusu soğuk meşrubat almıştım. Yeterli olacağına inandıktan ve ödedikten sonra, babamı beni piknik alanına götürmesi için ikna ettim. Malzemeleri arabaya koyarken aklım hala ondaydı. Son bir haftadır haber alamamam, pikniğe geleceğinden endişe duymama neden oluyordu. Bu durumu babam da fark etmiş ve bana dönerek şunu sormuştu:

-Niye mutlu değilsin? 3 aydır arkadaşlarını görmedin. Hiç mi heyecanlanmıyorsun?

Cevap vermemiştim. Sadece camdan dışarı bakarak olabilecek en kötü senaryoları düşünüyordum. Piknik alanına varmamız yarım saat sürmüştü. Kalabalığa bakılacak olursa, son gelenlerden biri ben olmalıydım. Babama teşekkür ederek arabadan indim. Bagajdan eşyaları aldıktan hemen sonra bir kişinin bana doğru koşturduğunu fark ettim. Çarpışmaya 2 metre kala ise meşrubatlarla beraber sağa çekilerek sevgi sarmaşığından kurtulmuş oldum. Ama o kişi kucaklaşmasını yer ile yapmıştı. Yüzüne mutsuz bir ifade takınarak bana baktı.

-Yakki çok kabasın.

-Elimde içeceklerin olduğunu görmüyor musun?

-Napıyım? Tam üç aydır görüşmedik. Hem sevgilime de mi sarılamayacağım?

-Sana daha öncede söylemiştim. “Sen daha iyilerine layıksın.” “Sorun sende değil bende.” “Bir başkasını seviyorum.”…

Son cümleyi söyledikten sonra sağ elimi tutmuş ve elimden poşetleri alırken kulağıma fısıldamıştı.

-Beni klişe cümlelerle kandıramazsın.

Sonrasında ise içecekleri götürmek için masanın yolunu tuttu.

Kızın ismi Laren’di. 2 senedir aynı sınıfta yan yana oturuyorduk. Derslerin ilk 10 dakikasından sonra ilgisi anında dağılır ve başka şeylerle uğraşırdı. Bu bazen ben, bazen kitabın arasına konulmuş kuru bir çiçek, bazense ön sırada oturan şanssız birisi olurdu. Benimle yaşıt olması bir yana çocuksu davranışları ve sıcakkanlılığı ile herkesin göz bebeğiydi. Yan sınıflardan birkaç çıkma teklifi almasına rağmen, etrafta “Ben Yakki’yi seviyorum!” diye geziniyordu.

“Yakki” bana taktığı isimdi. Çoğu zaman sırama “Yakki kalp Laren”yazsa da ve bu duruma ne kadar gıcık olsam da onunla yan yana oturmaktan kurtulamıyordum. Hem sevgili falan değildik. Geçen sene matematik finalinden önce beni ders çalıştırtmak için evine çağırmıştı. Sınıfta en yüksek notları alamasam bile matematiğim ona kıyasla iyiydi ve son gün kurbanı olmaya en uygun aday bendim. Evine vardığımda annesinin de en az onun kadar sıcakkanlı olduğunu fark etmiştim. Bütün gece beraber çalışmış -daha doğrusu bütün formülleri kafasına kazımış- ve geceyi salya sümük bir şekilde ders kitaplarının arasında geçirmiştik. Sınavdan sonra ise insanlara çok “ateşli bir gece” geçirdiğimizi söyleyerek kendi kendine sevgili olduğumuzu ilan etmişti. Bu kadar “sevgi” duymasının nedeninin matematikten A- alması olduğunu bilmesem ciddi söylediğini düşünebilirdim…

Ben gelmeden bütün masalar çoktan kurulmuş mangal hazırlanmıştı. Sıcak bir karşılamadan sonra, ilk işim Karin’i aramak olmuştu. Ama aklımdan geçen en kötü olasılıklar zincirinde gelmeyeceğini kestiriyordum. Diğerlerine Karin’e ulaşabildiler mi diye sorduğumda normalde gelmesi gerektiğini niye gelmediği hakkında bir fikirleri olmadığını söylemişlerdi. Şu an, 18 kişiden 17si, yan yana dizilen masaların etrafına oturmuş,  pişirilen etlerin gelmesini bekliyordu. Masada bir tek Karin yoktu…

-Karin!

-Hoş geldin, nerelerdeydin?

Gözlerim, bir anda kaskatı kesilmiş Karin’e bakıyorlardı. Altın sarısı saçları örülmüş bir şekilde omuzlarından aşağıya kadar uzamış, üstüne giydiği bembeyaz elbisenin kenarlarında parlıyorlardı. Eline aldığı beyaz çantanın içinden bir şeyler çıkarıyorken, yüzündeki küçük bir tebessüm ve özür dileme ifadesi belli oluyordu.

Tek kelime bile edememiştim. Ona en uzak yerde oturuyor, bakmak ve beklemek haricinde hiçbir şey yapamıyordum. Geldiği anda ilgi odağı olmuş ve insanlar onunla muhabbet etmeye başlamışlardı. Tatilde ne yaptığı hakkında sorulara güler yüzle kısa cevaplar veriyor, daha özel sorularda ise kızarıp sessizce önüne bakıyordu. Dışarıdan bakıldığında utangaç bir kızdan farkı yoktu. Yine de bir gariplik vardı. Ona ilk baktığımda fark edemediğim bir gariplikti bu.

Yüzündeki gülümseme sanki ona acı veriyordu.

Kısa bir süre sonra, yemek yerken bile gözlerini mümkün olduğunca benden uzaklaştırıyor hatta Laren’in ağzıma et sokma çabasına bile dikkat etmiyordu.

Doyduğumuzu anlayınca sofrayı toplamak için  birkaç gönüllü masada kalmış, diğerleri ya top oynamaya ya da ağacın altında oturmaya gitmişlerdi. Ben, Karin’nin toplamaya yardım edeceğini duyduğumdan masada kalmış ve kâğıt tabakları çöp poşetine atıyordum. Yanımızdakiler piknik alanına yakın bir yerde çöp kovası olduğunu söyleyerek elimdeki çöpleri de almışlar ve bizi yalnız bırakmışlardı.
Ortamda sessizlik hâkimdi. Soracak birçok sorum olmasına rağmen ilk cümleyi nasıl kuracağımı bilmiyor, elimdeki temizlenmiş tutacakla oynuyordum. Karin ise, arkasını bana dönmüş şekilde bir şeylerle uğraşıyordu. Diğerleri gelmeden cesaretimi toplayıp şu cümleyi söylemiştim:

-Karin, yanlış giden bir şey mi var?

-…

Cevap vermemişti. Belki vermek istiyor ama ağzından o kelimeler çıkmıyordu. Konuşmak yerine ayağa kalkmış ve ormanın derinliklerine doğru yürümeye başlamıştı. Önce peşinden gitmenin doğru olmadığını düşünmüştüm. Ama her şeyi açıkça konuşmak istiyordum. En azından benimle ilgili ise ne olduğunu öğrenebilirdim.

Onu ormanın girişinde çok geçmeden yakalamıştım. Bir ağacın altında, başını elleri ve bacakları arasına gömerek oturmuş ağlıyordu. Diz çökmüş ve karşısına oturmuştum. Beni fark etmesiyle beraber gözlerindeki yaşları silmeye çalışmış sonrasında başaramadığını anlayarak ayağa kalkmıştı. Tam arkasını dönüp yine benden uzaklaşacakken bu sefer elini tutmuştum.

-Karin neden benden kaçıyorsun?

-…

-Niye bir haftadır mesaj atmıyorsun, ailenle ilgili bir durum mu var, ben mi bir hata yaptım?

-…

-Lütfen, lütfen bir cevap ver!

Gözleri yine dolmuştu. Yüzüme bakmıyor ve bir yandan ağlamamaya çalışıyordu. Elini bırakmamı sağlamıştı. Ama yine de bir cevap vermiyordu. Sonrasında ise, daha çok şaşıracağım bir şey yaptı. Bana doğru bir adım atarak kafasını göğsüme gömdü ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Ne olduğunu anlamamamla beraber o an yapabileceğim tek şey sarılmak olmuştu.

İki dakika boyunca durmadan ağlamıştı. Yavaş yavaş kendine geldiğinde kafasını kaldırdı ve ilk kez yüzüme baktı. Mavi gözleri, ağlamaktan kıpkırmızı kesilmişti. Yanakları kızarmış, 40 derece ateşi var gibiydi. Dudakları titriyor, bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.

-Yake… Ben… Ben…!

O gün söylediği son sözcükler bunlardı.